Perşembe, Mart 12, 2009

Bilinçsiz Medya Bağımlılığı

Kitle iletişim araçları dediğimiz medya (tekili mecra oluyor), FMCG olarak isimlendirilen günlük hızlı tüketim ürünlerimizden biridir. Ürün kelimesine gazeteciler ve genel yayın yönetmenleri kızıyor ve sadece medya diyorlar ama bu onun bir ürün olmasını değiştirmiyor. Her gün üretilen ve satışa sunulur sunulmaz tüketilen bir ürün. Ekmek gibi, su gibi. Örneğin gazetenin günlük tüketim süresi ortalama 26 dakika, Televizyon ise 4 saat. Medya işlevsel olarak bir araç olsa da özü üründür. Ürün ise markanın olgunlaşmamış halidir. Bir ürünün olgunlaşmış ve alışkanlık yapmış halidir. Diğer bir anlatımla marka, bir ürünü ismi ile istemektir. Selpak gibi. Gucci, Armani, BMW, Porche gibi. 

Burada gazete, internet, televizyon hatta cep telefonunun ürün mü araç mı olduğundan çok, bizim bunları ne kadar bilinçli tüketip tüketmediğimizi sorgulamamız gerekiyor. Hani yıllardır medya ve bilgi toplumu olduğumuzdan söz ediliyor ya. İşte o toplumun birer üyesi olarak medya tüketiminde ne kadar bilinçliyiz veya daha bilinçli bir medya ve bilgi toplumu nasıl olabiliriz ? İşte bu soruları cevaplandırmalıyız.  Hem de vakit geçirmeden. Peki neden şimdi sorgulamamız gerekiyor diye sorabilirsiniz. Çünkü geçtiğimiz günlerde katıldığım 12. Araştırmacılar Zirvesi'nde Turkcell'in son yaptırdığı tüketici araştırmasında ülkemizdeki gençlerin vazgeçemedikleri üç şeyin cep telefonu (1), televizyon (2) ve internet(3) olduğu açıklandı.  Ne var bunda normal değil mi ? diyebilirsiniz. İlk bakışta bu gerçek size normal gelebilir  ama bunların üçününde birer mecra olması çok önemli. Ekmek, su veya başka bir markadan söz etmiyorlar dikkat edin. Burada 55 milyon cep telefonu, 26 milyon bireysel ınternet kullanıcısı içindeki gençlerimizden bahsediyoruz. Eğitimleri için zaman, para ve emek harcadığımız çocuklarımızdan. Dokunaklı söylemiyle yarınlarımızdan... 
Medya; Dördüncü Güç
Burada mecraların sağlığımızı nasıl olumsuz etkilediğinden bahsetmiyeceğim. Çünkü uzmanlık alanım medya. Patronları ürünlerinin gücünü gayet bilinçli kullanırken, ya biz onların tüketicileri, ürettikleri ürünleri bilinçli tüketebiliyormuyuz ? Kullanabiliyor muyuz ? İşte bu sorulara cevap aramak istiyorum. Son sözü başta söylemeliyim. Evet, biz medyayı malesef bilinçli tüketmiyoruz. Yapılan tüketici ve marka araştırmaları da, bilinçli bir medya tüketicisi olmadığımızı gösteriyor. Ayrıca bu gücün yöneticilerinin de tüketicisini yani bizi yakından tanımadığını söylüyor. İşte karmaşa burada başlıyor. Tüketici medyayı bilinçli tüketmiyor, medya yöneticisi tüketicisini tanımıyor. Ama üretiyor, üretiyor ve her gün satıyor. Bizde satın alıyoruz. Nasıl ama ?  Tam bir üç bilinmiyenli kaos denklemi gibi değil mi ? Malesef öyle...

Medya yöneticilerinin bizi yakından tanımamasının nedenleri de önemli ama onlar bir şekilde üretiyor ve satıyorlar.  Siz isterseniz daha iyisi var da biz mi tüketmedik ? Veya seçenekler bunlar. Ne yani, okumayalım, seyretmeyelim mi ? diyebilirsiniz. Satın alma, tercih etme bir sonuçtur biliyorsunuz. Eğer tercih ediyor, satın alıyorsanız, üretende aynı şekilde üretmeye devam edecek demektir. Üretici satamadığı zaman neden satamıyorum diye yatırım yapar biliyorsunuz. Onlarda sattıklarına göre kendi tüketicilerini yani bizleri oluşturmaları ve sürekli tükettirmeleri normal değil mi ? Biz medyayı nasıl bilinçli tüketeceğimizi bilemiyorsak, o ürünü üretenlere, nasıl tüketmemiz gerektiğini söyleme hakkı vermiş olmuyor muyuz ?  
Yani onların verdiklerine göre tüketiyoruz. Dünyaya onların gözünden veya göstermek istediği açıdan bakıyoruz. Şöyle bir düşünün. Temel bir ihtiyaç maddesini almaya gidiyoruz ve satıcı o ürünü nasıl kullanmamız yani tüketmemiz gerektiğini söylüyor. Temel bir ihtiyaç maddesinden söz ediyorum. Lüks tüketim ürünlerinden değil. Eğer böyle tüketirseniz ürünümüzü  bilinçli olarak tüketmiş ve kullanmış olursunuz hatta kendinizi daha mutlu hissedersiniz yanında da bir eğitim seti hediye diyor. Yani bildiğimiz gibi değil söylendiği, verildiği gibi tüketiyoruz. Çünkü nasıl tüketeceğimizi bilmiyoruz. Ürün çeşitleri arasından birini seçiyor ve yıllarca onun bize verdikleriyle ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Beynimize yüklediğimiz on binlerce bilgi sadece onlara ait. Aldığımız bilginin  ne kadarını araştırıyoruz ? Ne kadarı gerçekten doğru ? Aldığımız bilgilerle yaşam tarzımızı, dünya görüşümüzü, inançlarımızı, ahlaki değerlerimizi yönetiyoruz. Peki bunlar, harcadığımız zaman ve paranın karşılığı mı ? Günde 40 kuruşa 26 dakikalık, dört saatlik elektrik parasına bir yaşam ! Ama ihtiyacımızda var ! Ne yapalım bizde çaresiz alıyor ve tüketiyoruz. Daha iyisini sundularda almadık mı ? Medya yöneticileri ise bizim tüketicimiz ne istediğini bilmez, ne verirseniz onu alır, tüketici araştırmalarını yaptırır sonra yine sezgilerimizle hareket ederiz. Çünkü gelen sonuçların hiçbirisi rasyonel ve yeterli değil demeleri bir tesadüf olabilir mi ? Nasıl bir duygu bu hissedebiliyor musunuz ?

Evet, gelecek neslimizin vazgeçemediği üç şeyin kitle iletişim aracı olması bir tesadüf değil. Bugün politikacı veya iş adamlarımızın medya üzerinden konuşmasının bir tesadüf olmadığı gibi. Neden dinleniyoruz ve izleniyoruz sorusunun bir cevabı da burada olabilir mi ne dersiniz ?Bilgiye bu kanallardan ulaşıyoruz ve yine o kanallar üzerinde konuşuyor, paylaşıyoruz. Obama’nın seçim zaferinde internetin payı bu nedenle çok önemli. Yüz yüze iletişim yerine medya üzerinden iletişim kuruyoruz. Bu nedenle bilinçli medya tüketicisi olmak zorundayız. Gelecekte, en az elli yıllık bir dönemde, güçlü toplumlar, büyük başarılar medyayı bilinçli kullanan, tüketen kişiler ve toplamlardan oluşacak unutmayın. GoldmanSachs 2050'li yıllara ait raporlar yayınlıyor bugünden. Ülkemizin o tarihte Avrupa'nın Sovyetlerden sonra ikinci büyük gücü olacağından, kişi başı gelirin 25 bin doları geçeceği tahminlerinde bulunuyor. Silikon vadilerinde de aynı yıllarda ne tür ürünlerin tüketileceği dair çalışmalar milyar dolarlık araştırma bütçeleri ile devam ediyor. Bugün 15-25 yaş grubumuzun taleplerinin ve vazgeçemediklerini biliyoruz. Bu bilgilerle gelecekte bizi ve çocuklarımızı nelerin beklediğini tahmin etmek artık hiçte zor değil. Ne dersiniz ? Gelecek elli yılda elektrik ortadan kalkar yerini başka bir enerji kaynağına bırakır mı bilmiyorum ama yakında bu üç mecranın yani cep telefonu, televizyon ve internetin birleşik tek bir mecra olacağını biliyoruz. Ben buna MobileMedia diyorum.  Son on yıldır söylediğim bu gerçek, artık kabul edilebilir hale geldi. Çünkü geliştirilen bir çok birleşik ürün test aşamasında yüksek kabul gördü. Pek yakında hayatımıza. Dün mecraları birbirleriyle yarıştırıp rekabet ettirenler o zaman ne yapacak bilmiyorum ama bizler, bu yeni mecra hayatımıza girmeden bilinçli medya tüketicisi olamıyacaksak bizi nasıl bir geleceğin beklediğini de bilemiyeceğiz demektir.  

Medya ile aramızda duygusal bir ilişki var biliyorsunuz. Siz buna müşteri sadakatı da diye bilirsiniz. Hani altmış milyar doların üzerinde marka değeri olan Coca Cola’nın yüzyılı aşan bir süredir yaptığı pazarlama yatırımları ile ancak elde ettiği müşteri sadakati varya. İşte o, bu ilişkinin doğasında kendiliğinden var. Çünkü mecra bizim kimliğimiz, haber ve iletişim kaynağımız. Bizim kim olduğumuzun, ne bildiğimizin, neye ihtiyaç duyduğumuzun en iyi bilindiği teknolojik bir platform. Beynimizle ihtiyaç duyduğu arasında kullanılan bir araç. Araştırmacılar artık NeuroScience dönemini başlattılar. Yani araştırmada sinir bilimi dönemi başladı. Kafamıza bağladıkları elektrotlarla beyinimizin tepkilerini ölçümleyip, tanımlanmamış ihtiyaçlarımızı tanımlama dönemine geçtiler araştırıyorlar.

Medya, en kısa sürede, en çok bilgiye, en ekonomik fiyata ulaştığımız ürün. Ama sadece tek bir mecradan öğrenir, sorgular, araştırır, paylaşır ve gereğinden fazla o ürünü tüketmeye zaman ayırırsak ne olur ? Bu ürün, bizim tükettiğimiz değil bedelini ödeyerek kendimizi tükettirdiğimiz, bağımlısı haline geldiğimiz bir ürün olmaz mı ? Alkol, sigara, madde ve insan bağımlılığı derken şimdi en büyük tehlike bilinçsiz medya bağımlılığı unutmayın. Medyayı tüketirken, artık kendimizi tükettirmeyelim lütfen...

Pazartesi, Mart 09, 2009

HaberTürk ve Promosyon

HaberTürk'ün yayına başlamasından bugüne bir hafta geçti. İlk sayısının satışı 350.559* olarak gerçekleşti. Yayına başladığı Pazar günkü gazete satışları 5.233.360** olarak gerçekleşti. Bu bir önceki haftaya göre 446.773 adetlik bir artışı gösteriyor. Bu artışın 350.559'u Haber Türk, 67.529 adedi ise spor gazeteleri olan Fotomaç, Fanatik, Fotospor ve Fotogol'ün toplamına ait. Bu Pazar günü ise ilk gelen bilgilere göre Haber Türk'ün satışı 245.097 olarak gerçekleşti. Bu ilk güne göre 105.462 kişinin gazeteyi almaktan vazgeçtiğini gösteriyor. Buradaki temel soru; Vazgeçenlerin ne kadarı diğer gazete okuru, ne kadarı da yeni okur ? Bunun cevabını eminim Haber Türk yönetimi araştırmaya başlamıştır bile. Ancak burada gazete okurlarının promosyona son derece duyarlı olduğu bir dönemde olduğumuz unutulmamalı. Zira bunun en iyi örneği yaptığı "Unutulmaz Sinema Filmleri" ve "Kartlı Dizüstü Eğitim Seti" promosyonlarıyla Hürriyet'i yakalayan Sabah. Ayrıca Milliyet'inde 38.280 adetlik artışını unutmamak gerekiyor. Yani var olan gazete okurunun promosyona duyarlılığı devam ediyor. Burada Haber Türk'ün bazı grup dergilerini geçtiğimiz hafta gazete ile birlikte verdiğini biliyoruz.  Ama istenilen sonuca ulaşmaktan uzaktı. Çünkü diğerlerinin yaptığı ürün değeri olan promosyonlar yanında satılmaktan olan dergilerden bir demet yapmak fazlaca klasik ve etkin geri dönüşü olmayan bir yöntemdi. Ama yine de denemiş ve görmüş oldular. Bu arada Sabah'ın Türk Sineması, Altın Küre ve Oscar Filmlerinin sıkça konuşulduğu bir dönemde 59 kupona Unutulmaz 20 Sinema Filmi DVD promosyonunun son derece başarılı olduğunu söylemeliyiz. Aldıkları artı tirajın ne kadarı bu DVD promosyonuna ait henüz bilmiyoruz ama bu promosyon, okurun güncele ne kadar duyarlı olduğunun bir kez daha göstermesi bakımından üniversitelerde derslik (benim dersim içinde geçerli, bu hafta işleyeceğim) bir vaka çalışması oldu. 

Haber Türk'e tekrar dönecek olursak, yaptıkları devam filmini konuştuğum bir çok kişide, lansmana göre biraz şaşkınlık uyandırdı. Çünkü reklamın mesajı sadece Haber Türk'ün bir aile gazetesi olduğunu vurgular nitelikteydi. Ailede herkesin ilgi alanı farklı ve biz bunu biliyoruz. Tamamda bu yeni bir şey değil ki. Aynı fikri daha önce diğer gazetelerde kullanmadı mı, kullandı. Peki, yapılan filmin ürün ismini değiştirsek ne fark edecek? Hiçbir şey. Sonuç olarak geçtiğimiz bir hafta Haber Türk'ün basın dünyasına yeni bir renk getirdiğini ve havayı biraz olsun değiştirebileceğinin sinyallerini verdi. Ancak reklamveren veya temsilcisi medya ajansları geçtiğimiz bir haftalık dönemde güncel kampanyalarını bir frekans bile kullanmayarak eminim Haber Türk yönetiminin de kafasını karıştırdılar. Bu kadar yoğun duyurunun ve son teknoloji ile çıkan bir mecranın 350 bin izleyicine, bunların bir kısmı yeni okur, ulaşma şansını kaçırdılar. Diyeceksiniz ki piyasanın durumu ortada, bütçe belli, TV'lerin reklam bölümlerinin son yaptığını da biliyorsun. Bu durumda hangi bütçeyle Haber Türk'e reklam verecektik ? Size katılmayı çok isterdim ama Ağaoğlu'nun yüzde 1 ön ödemeli ve ana ödemesi 2011 olan kampanyası  ile bir haftada binin üzerinde yeni konut sattığı söylediği bir ortamda tek neden bütçe olamaz diye düşünüyorum. İlk sayıya birer hoşgeldin reklamı sonra ya fiyatlarını dediğimizi seviyeye çek desteklemeye devam edelim yada sırana geç veya bekle. Turgay Ciner'in patron olarak sırasını beklemek yerine Fatih Altaylı demiş olsada promosyon ile satışlarını düşürmemek için ne gerekiyorsa yapacağına inanıyorum. Çünkü ülkemizde Zaman dışında yüksek tirajlı hiçbir gazetenin sadece satış fiyatı ile kar elde etmesi mümkün değil. O halde reklam almak zorunda. Onun içinde ilk ölçüm sonuçlarının çıkacağı döneme kadar daha fazla gazete satmalı ve erişimini yüksek tutmalı. Yoksa moralini yüksek tutarak  beklemek zorunda...  

*Turkuvaz Medya Dağıtım **Yaysat 

Pazar, Mart 01, 2009

Yeni Mecramız Haber Türk, Gazete TV Web

Türkiye'nin Tek Değişik Gazetesi ve Değiştireceksiniz sloganlarıyla aylardır merakla beklenen Haber Türk nihayet bugün yayın hayatına başladı. Kendilerine başarılar diliyor, medya dünyamıza hoşgeldin diyorum. Gazete Haber Türk ile ilgili ilk değerlendirmelerime gelince. Öncelikle tek isim üzerinden, ülkemizdeki ilk ve tek birleşik mecra olmalarının son derece stratejik ve doğru bir karar olduğunu düşünüyorum. TV, Gazete ve Internet mecralarının isminin Haber Türk olmasından bahsediyorum. Marka bilinirliği ve marka sadakatı oluşturmada rakiplerine göre son derece avantajlı bir durumdalar. Yeterki bu üç mecrayı tüketici açısından doğru konumlandırsınlar. Teknik imkanları oldukça etkileyici. Klasik gazete boyutunun dışına çıkmaları ve kağıdın kalitesi üst gelir grubu ve yüksek eğitimli tüketici üzerinde olumlu etkileri olacaktır. Ayrıca Haber Türk olarak tüm Türkiye'nin değil ilk olarak İstanbul, Ankara ve İzmir mecrası olmaları çok önemli. Gazetenin reklam kampanyası etkileyici ama eksik buldum. Çünkü mecralar arası rekabette verilmesi gereken ilk mesajın değişim ve değiştireceksiniz olmasına katılıyorum. Reklamın medya planlamasında bir çok mecrayı birlikte kullanmaları oldukça etkileyiciydi. Tek bir mesaj ile bu kadar uzun  süre yayında kalmaları, neden değiştirmemiz gerektiğini tam olarak anlatamadı. Yani ikinci bir mesaj daha gerekiyordu. Problem bütçe ise pazarlama yatırımı daha etkin yönetilebilirdi. Hala vakit var ve önümüzdeki iki haftalık süreç bunun için önemli. 

Bugüne gelince, İlk gün Hürriyet ve Sabah ile birlikte aynı saatte satışa sunulamadı. Örneğin Ataşehir'de erken saatte gazete bayiine gidenler, eski ! gazetelerini alarak evlerine döndüler. Yani değiştirmek için yarını beklemek zorunda kaldılar. Bu da ilk gün için 370 binlik bir satışta kalmalarına neden olacak sanırım. Ama promosyonsuz yüzde 17'lik bir iade oranı ilk gün için oldukça başarılı bir rakamdır. Ayrıca 50 kuruş gibi bir bedelden çıkmaları son derece yerindeydi. Ancak üçüncü sayfadaki "bir haftalık tanıtım fiyatımız 50, sonra üç ilde hafta içi 75, hafta sonu 1 lira" açıklamasını oldukça erken bir karar olarak değerlendiriyorum. Tamam ürün pahalı olabilir ama rekabetin kuralları var. İlk günden giydirilmiş maliyeti satış fiyatından çıkaramayabilirsiniz. Burada da sorumluluk reklam bölümündeki arkadaşlara düşüyor tabiki. Ama üç ilin fiyatını diğer şehirlerden yüksek tutmaları, rekabette Haber Türk'ü bir adım öne geçirecek ve yeni bir ilk olacak.

Reklamveren ve ajanslar için çeyrek sayfalık geçme kapak, orta sayfanın sağa ve sola açılabilir (kapaklı) ve blok 4+4 lük reklam alanı, yeni ve oldukça büyük ve etkin bir kullanım oluşturacak. Tabi buranın blok kullanılması en çok Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın yazılarını etkileyecek görünüyor. Reklamverenlerin ilk sayıya ilgisi oldukça normal ve yeterli iken ilginin bir hafta devam edip etmeyeceği  en ciddi sorulardan biri olarak gündemde kalacak. Aynı gün 6 farklı (Ana gazete, Ekonomi, spor, magazin, İstanbul, Pazar ve Bulmaca ) gazete sunmasını reklamveren ve ajansları nasıl değerlendirecek birlikte göreceğiz.

Haber Türk'ün teknoloji ve kağıt kalitesiyle ülkemiz medyasında yeni bir değişimi başlattığı kesin. Ama asıl gazetenin içeriğinin tüketiciyi nasıl etkileyeceği, gazetesini değiştirip değiştirmeyeceği veya yeni gazete okur kitlesi oluşturup oluşturmayacağını bir aylık süre içinde birlikte göreceğiz. İnşallah Fatih Altaylı, Murat Bardakçı ve Doğan Satmış'tan oluşan yeni kuşak abilerini geçer. Bu arada gazetenin logosundaki bayrak kırmızısı ve dalgalı zemin ile Haber ve Türk'ün arasındaki kırmızı çizgi ezber bozmuş ama zemini yoruyor. Bu arada satış fiyatı ve ağırlıklı üç il yaklaşımı gazeteyi tiraj olarak Milliyet, Vatan arasında veya üstünde bir yerlere konumlanayabilir. Bu, başlangıç için hedeflenen ise belki başarılı bulunabilir ama tirajda  400 bin ve üzerinin başarı çizgisi olduğunu unutulmamalı. Yoksa yüksek erişim için promosyon zorunluluğu kaçınılmaz olur.

Cumartesi, Şubat 28, 2009

Seçim ve İletişim Konferansı-2 Bizim Mahalle

Konferans, Gürsel Tekin'in konuştuğu bölüme kadar oldukça verimliydi diyebilirim. Ama Güneri Civaoğlu'nun  Tekin'in iktidar eleştirilerini konferansı konusu olan seçim ve iletişime çekmek için üçüncü uyarısından sonra toplantıdan ayrıldım. Çünkü bir politikacının katıldığı bu tür konferanslarda, özellikle de bir üniversite ortamında, meydanlardaki söylevlerini bırakıp biraz konuya odaklanmasını ve daha sonra yeri geldikçe eleştirilerini yapmasının daha etkili olacağına inanırım. Politikacıların ne zaman bir kamera veya mikrofon görse hemen politika konuşmalarını dinleyenlere karşı haksızlık olduğunu düşünüyorum. 

Paylaşmak istediğim konu ve konuşmacılara gelince;
Haluk Gürgen ( kendileri Anadolu Üniversitesi İBF'den hocamdır); doğru zamanda, doğru mekanda, doğru kişileri RD ve Mediacat'i de içine alarak böyle bir toplantıda bir araya getirmesi iletişim dekanlığına çok yakıştı. 
Deniz Ülkü Arıboğan; rektör iletişimci değilim dese de yapabiliyorsan ve satabiliyorsan herşey normal, ne yaptığınnı değil kim olduğumuzu önemseyen bir dönem, bu dünya bize dayatılanların dünyası ve hayat iletişimdir başlıkları içinde potansiyel bir pazarlamacı ve iletişimci ruhu taşıdığını gösteriyordu.
Yılmaz Esmer; biliyorum beni yine yanlış anlayacaksınız yönlendirmesiyle konuşmasına başlaması, seçmen ve tüketiciyi ayırmak gerektiği, seçmenin rasyonellere göre değil duygularına göre hareket ettiği, taraflı seçmenin karşı görüşlere kapalı olduğu, seçim sonuçlarının kararsızların yüzde 20 lik bölümün kararına göre belirlendiği tesbitleri köşe yazarlarına konu olacak nitelikteydi.
Ali Eşref Turan; yerel seçimlerin genel seçimler havasında geçtiği ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylediklerini medya yetiştiriyor ama Kadir Topbaş'ın söylediklerini kimse duymuyor, çünkü başbakan konuşuyor tesbite sanırım herkes katıldı.
Necati Özkan; ülkemizde reklamcılar içinde siyasi iletişimci sayısı çok azdır. Mehmet Ural'dan sonra sektörümüz yeni bir siyasi iletişimci daha kazandı. Özellikle muhalefet partilerimizin bu kişilerden daha fazla yararlanması gerektiğini düşünüyorum. Özkan'ın Obama'nın başarısının altında yatan nedenleri anlatırken yaptığı bazı tesbitler oldukça önemliydi. Obama'nın aslında basit bir söylev olan "umut ve değişim"den internet sayesinde, yeni seçmen ve umutsuzları da etkileyerek zaferle çıktığı, değişimin tepeden değil tabandan geldiği, Amerika'da seçimlerin yüzde 50'in üzerine çıkma üzerine inşa edildiği tesbitleri çok çarpıcıydı.
Güneri Civaoğlu ; her zamanki güleryüzlü soğukkanlılığı ve bir TV programı yapıyormuş havası ile yine dikkat çekiciydi. Ama iletişimi bir araç değil de kurum olarak tanımlaması ilginçti. "İletişim çağımızın en önemli kurumlarından biri" derken sanırım aradaki bazı kelimeleri atladı. Bu arada konuşmacılara sürekli dokunarak müdahale etmesi izleyenlerde Davos'luk gülüşmelere neden oldu. Kılıçdaroğlu ve Tekin'i sürekli seçim ve iletişim etrafında konuşmaya yönlendirmesi ve hedef kitleniz kim gibi net soruları oldukça etkileyiciydi.
Kemal Kılıçdaroğlu; İstanbul'da kültürel ayrışma var. Aynı yerden alışveriş yapmıyorlar. Ayrışma derinleşti bu da siyasetçinin işine yaradı. Yasaları ve değer yargılarını değiştirmek zaman istiyor sözleri kendisinin CHP'den değilde başka bir ülkeden yeni gelmiş izlenimi oluşmasına neden oldu.  
Gürsel Tekin; İstanbul il başkanı olduktan sonra yaptıklarını anlatmaya başlaması ve din eksenli siyaset yapılıyor gibi söylevleri gelecekte parti başkanlığına aday birinin konuşmaları gibiydi. Tabi bu arada sürekli Kılıçdaroğlu ile birlikte olmaya ve medyada birlikte görünmeye özen göstermesi, bu tür ortamlarda sürekli birşeyler söylemesi kafalarda bir takım ruhundan çok farklı soruları da beraberinde getirdi.

Organizasyon için söylenebilecek en olumsuz eleştiri, Kılıçdaroğlu'nun karşısında Kadir Topbaş olmayınca neden MHP adayının çağrılmadığı ve onun yerine Gürsel Tekin tercih edilerek konferansı bir CHP desteği atmosferine sokulmasıydı. Eğer MHP adayını da Kılıçdaroğlu istemediyse o zaman Kadir Topbaş'ın bunu bilerek katılmamakta haksız mı ?  Çünkü nede olsa burası bizim mahalle değil mi ? 

Cuma, Şubat 27, 2009

Seçim ve İletişim Konferansı-1

Bu sabah Bahçeşehir Üniversitesi'nin Reklamcılar Derneği ve Mediacat işbirliği ile düzenlediği "Seçim ve İletişim Konferansı"ndaydım. 3.kattaki Konferans Salonu'na girdiğimde RD Başkanı sayın Yiğit Şardan kapalı bir mikrofona konuşuyordu. Bir süre sonra mikrofon açıldı ve konuşmasını benim gibi arka sıralarda oturanlar için özetledi. Şardan, dernek olarak bir iletişim özgürlüğü olan seçim reklamlarındaki yayın yasağın tüm uğraşlara rağmen hala kaldıramadığını ve bundan sektör olarak duyulan rahatsızlığı dile getirdi. Ayrıca bir reklamcı olarak, siyasi partilerin şu anda uygulamakta oldukları stratejilerinde odağa seçmeni almaları gerektiğini söyledi . Konferansa CHP adayı sayın Kılıçdaroğlu'nun dışında sayın Topbaş'ı da davet ettiklerini ama kendisinin bu davete olumlu cevap vermediğini belirtti. 
Bir iletişimci olarak Sayın Topbaş'ın da burada olmasını beklerdim. Çünkü en güçlü aday olarak gösterilen bir kişinin İstanbul'un orta yerindeki bir üniversitenin davetine icabet etmesi gerekirdi. Acaba bu konferans, Fatih Üniversitesi'nde yapılsaydı sayın Topbaş yine katılmaz mıydı ? Hiç sanmıyorum. Ama bu kez de insanın aklına acaba Reklamcılar Derneği ve Sayın Kılıçdaroğlu ne derdi diye sorular geliyor değil mi ? Reklamcılar Derneği bu tür bir toplantı talebi Fatih Üniversitesi'nden gelse yine ev sahipliği yapardı diye düşünüyorum. hatta CHP'nin türban açılımından sonra sayın Kılıçdaroğlu'nun da daveti kabul edeceğini düşünüyorum. Bunları düşünürken 12 Eylül öncesi dönemi hatırladım. O zamanlar Polatlı'da lise öğrencisiydim. Ayrılmış mahalle ve kahvehaneler arasında yaşıyorduk. ÖSS'ye hazırlanmak için 1 saat uzaklıktaki Ankara'ya gitmemiz gerekiyordu. Yani dersanemiz bile yoktu ama siyaseti dibine kadar yaşıyorduk. Mezar taşlarının kurşunlandığı bir ilçeydi bizimki. Seçim dönemlerinde herkes kendi mahallesinde konuşuyor,duvarlar her gün yeni sloganlarla boyanıyor ve geceleri mutlaka bir iki kahvehane basılıyordu. Hatta Emniyet Amirliği nezaretinin lambaları her gün sabaha kadar açık olurdu. Okul müdürümüz Kasım Bey ise ülkenin politikacılara değil okumuş insanlara ihtiyacı var diyerek akşamları kahvehane, Halkevi ve Ülkü Ocağına baskınlar düzenliyordu. Orada gördüğü öğrencilerini ertesi sabah okuldaki odasında bizzat ağırlıyordu. Odasından çıkanlar genellikle o gün izinli sayılıyordu. Okul çıkışında doğru evimize gitmemizi tembihliyor hatta bazı günler bizimle Atatürk Heykeli'ne kadar yürüyordu.  Aradan neredeyse 30 yıl geçmiş. Hükümetin yüzde 47 oyla iktidarda olduğu bir ülkeydeyiz. Hatta Başbakan yerel seçimlerde yüzde 50 oy oranına ulaşacağını iddia ediyor. Ama belediye başkanı, aynı zamanda adayı ülkenin tek "Seçim ve İletişim" konferansına katılmıyor, mesaj bile göndermiyor. Sayın Topbaş'ın danışmanlarının yerine olsam  böyle bir konferansı kaçırmam hatta bir programla çakışsa bile bulunduğum yerden televideo sistemi ile canlı bağlanarak merak edilen soruları cevaplandırırdım. Anlaşılan o ki Başbakanın stratejisi, sayın Topbaş içinde geçerli ve onlar meydanlardan ve medya üzerinden seçim kampanyasını yürütecekler ve hiçbir ortamda rakipleri ile karşılıklı gelmeyecek, medyaya malzeme olmayacaklar.  Ülkenin yüzde 65'inin C ve altı ses'te olduğu bir ülkede bu taktik, bir siyasi partiye seçim kazandırmaya yeter. Buna yanlış bir strateji denemez hatta çok zekice denebilir. Fakat bu strateji, bir partiye veya kişiye açık ara seçim kazandırırken, toplumda tehlikeli bir sınıf ayrımına zemin hazırlar. Dinimiz ayrımcılığı reddeder. O halde biz kazanmak için önce ayırıp sonra nasıl kucaklayacağız. Politikanın temel kuralı kimsenin kalıcı olmadığına işaret ediyor. Politikada insanlar duygularına göre hareket edebilir ama bu onların aptal olduğunu anlamına gelmez değil mi ? 

Pazartesi, Şubat 23, 2009

Durgunlukta Canlanmak İçin-1; Türkiye Reklam Birliği

Basın Reklam Platformu tarafından geçen hafta yapılan "Durgunlukta Canlanma Konferansı" sonrasında yaptığım görüşme ve değerlendirmelerde, sektör olarak, bir an önce harekete geçmemiz gerektiği görülüyor. Çoğu kişi gibi bende bireysel yaklaşımlarla bu krizden çıkmamızın zor olacağı görüşündeyim. Bu tür konferans ve toplantılar, hiç kuşkusuz sektörümüzün tüm taraflarına ( tüketicilerimiz hariç ) büyük katkı sağlıyor. Burada, bu tür katkılarda en büyük desteği veren Hürriyet için bir parantez açmak istiyorum. Hürriyet, sektördeki birleştirici ve gelişime destek sağlayan misyonunu 2001 yılından beri artırarak devam ettirmektedir. Bu sektörümüz açısından örnek alınması gereken bir durumdur. Hatta her geçen gün daha fazla mecranın bu tür organizasyonlara destek vermesi de sektörümüz adına oldukça sevindiricidir. Siz bunu, Hürriyet'in sektörün gelişmesine, en büyük reel bütçe ve desteği vererek pazar lideri sorumluluğunu yerine getirdiği şeklinde de ifade edilebilirsiniz. Ama bu biraz haksızlık olur. Zira bir pazar liderinin, sektördeki olumlu gelişmelerden ilk ve büyük payı alması, olumsuz gelişmelerden ise nisbeten daha az etkilenmesinin doğal olduğunu biliyoruz. Öyleyse Hürriyet'in, sektörde bu kadar aktif olmadan da ciddi kazanımlar elde edebileceğini unutmamak gerekir. Hürriyet'in bu misyonu yüklenmesinde en önemli sorumluluk hiç kuşkusuz Reklam Grup Başkanı Ayşe Sözeri Cemal'e aittir. Kendisinin sosyal vizyonunun sektörel  bir takdiri ve özel teşekkürü hak ettiğini düşünüyorum. Ancak burada Hürriyet'in olmadığı veya destek ver-e-mediği bir konferans veya toplantının da sektöre katkısı olduğu ve olacağı, o yöneticilerin de üstlendiği sorumluluklar unutulmamalıdır. 

Parantezi kapatarak "Durgunlukta Canlanma Konferansı" na geri dönmek istiyorum. Eminim bu konferanstan, herkes kendi adına farklı sonuçlar çıkardı. Benim çıkardığım iki temel sonuç var. Birincisi, Hürriyet'te çalıştığım ve 2001 krizinde önerdiğim ama o tarihlerde fazla destek bulmayan Reklam Mecraları Derneği'nin artık kurulmasının zorunlu olduğunudur. İkincisi ise reklamverenlerimizin bağımsız pazarlama yatırım yönetimi sürecinin artık başlatmasıdır.

İlk olarak Reklam Mecraları Derneği'nin kurulma zorunluluğuna gelelim.Bu zorunluluk, kriz ortamlarında kendini daha çok göstermektedir. Çünkü kriz ortamlarında medya yatırımlarının kesilmesinin marka-tüketici iletişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Bunun bölgesel ve uluslararası örnekleri her geçen gün fazlalaşmaktadır. Yani krizleri bireysel değil sektörel önlemlerle aşmaya çalışmalıyız. Aynı şey reklamverenler içinde geçerlidir. Rekabetin serbest piyasa ekonomisindeki kurallarını biliyoruz. Ama kriz piyasa ekonomisine birazda sektörel bakılması gerektiğine inanıyorum.     

Konferansta FT'den Simon McDonald'ın kriz dönemlerinde reklam yatırımlarına kesmeden devam eden altıyüz Amerikan şirketi örneği oldukça çarpıcıdır. “Kaliteden ödün verirseniz, tüketiciniz eninde sonuda sizi cezalandırır. Gülen taraf rakipleriniz olur. Başarılı olmak için yatırım yapmaya devam ederseniz, pazar payınızı artırır, piyasada daha çok söz sahibi olursunuz. Uzun dönemde karlılık sağlar, rekabetten galip çıkar, ne kadar yaratıcı olduğunuzu ve bazı şeyleri diğerlerinden farklı yaptığınızı tüketiciye anlatmış olursunuz   diyerek reklamverenleri uyarmaktadır. Bu sözlerin ne kadar uyarıcı olduğunu ve ülkemizde hangi reklamverenleri harekete geçireceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Oysa şu anda bazı reklamverenlerimizin plan ve bütçe revizyonu yaparak sessizliğini koruduğunu, bazılarının ise yüksek indirimli ama yetersiz yayın frekansları ile bir şeyler yapmaya çalıştığını görüyoruz. Bu arada tüketici motivasyonu olumsuz yönde gelişmeye devam ediyor.

Medya ve reklamverenlerimizin sürekli hesap yapması, fikir değiştirmesi ve hareketlerini yavaşlatması krizi derinleştirmektedir. Buna bir de hükümet ve muhalefetin yaklaşan yerel seçimler nedeniyle meydanlara çıkmasını, uzayan IMF görüşmelerini de eklersek krizin derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Yani yerel seçimlerden gerçek bir 1 Nisan şakasıyla çıkabiliriz. 

Uzmanların krizin aşılması için tüketicinin tekrar alışveriş yapmaya başlaması gerektiğinde birleşiyorlar. Hatta Amerika'da piyasaları canlandırmak için hükümetin vatandaşına vereceği söylenen ( bireylere 500, ailelere 1000 dolar) genel vergi iadesi (tax refund) nin bile piyasaları ne kadar sürede ve nasıl canlandıracağı tartışılmaktadır. Oysa kısa sürede çıkabileceğimiz bir krizde, bireysel yaklaşım ve yavaş hareketlerimiz sayesinde daha derin yaralar alabiliriz. Krizin etkilerini 2012 yılına kadar hissedileceğini söyleyenleri desteklemiş olacağız. Ama henüz zamanımız varken tüketiciye, bu krizden bir an önce kurtulmanın neden kendisine bağlı olduğunu anlatmalıyız. Reklamveren ve mecraların kapanmasının olumsuz etkilerini göstermeliyiz. Tüketicinin motivasyonunun daha fazla düşmemesi ancak birlikte hareket edilerek sağlanabilir. Onların alışveriş yapması için daha fazla çaba göstermeliyiz. Bu medya ve reklamverenin ortak hareket etmesi ile  mümkündür. Yapılan ekstra yüzde 30-40'larla başarılan ortadadır. Medya ajanslarının performans primlerini artırarak aylık hedeflere ulaşmayı planlamak da işe yaramayacaktır. 

Platform başkanı sayın Ayşe Sözeri Cemal, her ne kadar da amaçlarının en kısa sürede dernekleşme olduğunu söylese de önerim, öncelikle tüm reklam mecralarının Reklam Mecraları Derneği (RMD) çatısı altında dernekleşmesidir. Çünkü sağlıklı olan budur. Bu krizden en az zararla çıkmanın tek yolu, tüketici için aynı hedefe bir sivil toplum örgütü olarak kilitlenmek ve tüm mecraları birlikte kullanmaktır. Bu oluşum, tüm yönleriyle, şu anda reklamcı (RD), reklamveren (RVD) ve medya ajansları hatta metin yazarları (RYD) ve grafikerler (GMK) gibi tüm sektör kuruluşlarının tam desteğini alacaktır. Çünkü RMD'nin kuruluşu  Türkiye Reklam Birliği'nin (TRB - Turkish Advertising Association) de bir an önce kurulmasına zemin hazırlıyacaktır. Bu tür krizlerden daha güçlü çıkabilmek ve sektörümüzü hedeflediğimiz seviyelere getirebilmek için böyle büyük bir birliğe kesinlikle ihtiyacımız vardır. TRB'nin tüm derneklerimizi bir çatı altında temsil etmesinin yanı sıra yurt içi ve dışı sektörel çok büyük işleride  gerçekleştireceğinden eminim. TOBB'un bir birlik olarak geldiği nokta düşünüldüğünde TRB'nin bir an önce kurulmasının zorunlu olduğunu düşünüyor ve öneriyorum. Evet, katılıyoruz ama bu kadar işin arasında tarafları ne zaman, kim, nasıl bir araya getirecek ve uğraşacak diyorsanız, bu iki öneriminde A.M.A.C. olarak sonuna kadar arkasında olduğumuzu bilmenizi isterim. Temsil ettiğimiz Ebiquity/Billetts ile birlikte TRB ve RMD için tarafsız ve tam bağımsız bir ortam oluşturmaya ve gerekli çalışmaları yapmaya da hazırız. İşte kriz, işte fırsat. Canlanmak için kimseyi beklemeyelim. TRB nin yapabilecekleri düşünüldüğünde tüketicimizin sektörel bu sesi dinleyeceğinden eminim.  Ne dersiniz ? Durgunlukta canlanmak için birşeyler beklemek yerine TRB kurmaya ve ilk icraatı olarak böyle önemli bir görevi birlikte başarmaya var mısınız ? Yoksa bütçe, prim, indirim, ajans ve onay için beklemeye devam mı edeceğiz ?  


Cuma, Şubat 20, 2009

Yüreğinin Söylediği Gerçektir

Dillimizden dökülen kelimelerin ne kadarı yüreğimizden geçer ? Aklımız ile yüreğimizin çatıştığı zamanlarda ne söyleyeceğimizi bilemeyiz.  Dilimiz sadece bir araç olmasına karşın onu yöneten şey sinir sistemimizdir. Sinirlerimizin gerildiği bir ortamda aklımız ve yüreğimiz nasıl çalışır ? 

Burada yüreğimiz derken beynimizin dört lobundan birini tarif ediyorum. Yüreğimiz duygusallığımızın sembolü olmuştur. Yüreğim derken nasıl da içten gelir sesimiz. Oysa aklım derken daha sert söyleriz. Biri duygusal biri gerçek ya ondandır bu ton farkı. Duygular insana hata yaptırır derler. Mantıklı, akıllı ol duygularınla hareket etme derler. Gerçekte öyle midir ? İnsan aklının mantıklı kısmıyla ne kadar gerçek olabilir ? Aklımız söylenilmesi, yapılması gerekeni hatırlatır, hata yapmamak ister. Ama hata yapmamak, her zaman doğruyu söylemek midir ? Gerçek midir ? İnsanın yüreği yani beynin duygusal lobu, yalan söyleyebilir mi ?  

Şimdi nereden çıktı bu duygusallık ve ne ilgisi var medya ile diyorsunuz değil mi. Herkesin medya üzerinden konuştuğu ve gerçeği aradığı bir ortamdayız. Neden ? Çünkü medya, gerçekleri arar bulur yazar ve bizde okur veya dinleriz değil mi ? Iııh. Değil...  
İşte o yüzden duygusalım. Medyamız yıllardır aynı konuda birçok gerçekten bahsediyor. Nasıl olur ? Ben, biri doğru diğeri yalan deyip geçiyorum sen de öyle yap diyebilirsin. Tamam da gerçek herkese, iyi ve kötüye göre değişmez ki. Yani gerçeğimiz aynı değilse sen iyisin ben kötü olmayız. 

Bunları sorgularken tek olan gerçek'in peşindeyim.  Hani bulduğun ama söylemediğin, kendinle kaldığında beyninde zonklayan  gerçeğin. Sen gerçekleri değiştiremezsin. Gerçek, gerçektir ve tam karşında dimdik durur. Eğilmez, bükülmez. Geceleri rüyana girer. Unutmak istersin kendini unutturmaz. İçer sızarsın ama uyandığında yine bıraktığın yerdedir. Sen istediğin kadar mantıklı olanı anlat veya yaz  değişmez. 

Yüreğimizin pompaladığı kanın basıncı ile oluşan nefesimizden ses tellerine, oradan da dilimize gelen ve onun hareketi ile çıkan sesin anlamı gerçek olmalıdır. Beyninde topladığın bilgilerle ulaştığın şey gerçek olmalıdır. Söylemeden veya yazmadan önce hem de.  

Dilin kemiği yoktur atasözümüzü hatırla. İstediğin yöne döner. Her dönüşte farklı bir ses ve anlam çıkar dudaklarımızın arasından.  Biraz önce söylediğinle karşındakini düşündüğün gibi etkileyemediysen biraz sonra tam tersini söyleyebilirsin. Beynin emri verdikten sonra dil her sesi çıkarır.  Doğru işte böyle bir anda oluşur. Çünkü doğru, gerçek ve tektir. Ya gerçeği söylersin ya da susarsın. Eğer gerçek zarar verecekse şimdilik, susma hakkını kullanabilirsin.Her gerçeği de söyleyemezsin, söylememelisin. Ama dilini veya kalemini kullanmaya başlamışsan dönülmez ufkun akşamındasın ve vakit çok geçtir. Söylediklerin veya yazdıkların gerçek değilse yalandır ve arasında başka bir tanımlık yer yoktur. 

Sen diline veya kalemine gerçek olmayan şeyleri söylettirdiğin veya yazdırdığın sürece zarardasın demektir. Etrafındaki kişilerin söylediklerini onaylaması onu gerçek yapmaz.Gerçeği bulmuş olmazsın. Hele hele söylediklerinin inandırıcılığını artırmak için kaynaklar göstermen, isimler vermen gerçekmiş gibi durur ama sadece acizliğini belgeler. 

Gerçekler seni bulmaz, sen gerçekleri arar bulursun. O güne kadar hep gerçekleri aramakla geçer ömrün. Duyduğunu, bulduğunu, söyleneni veya işine geleni haber diye yazamazsın. Aklının dört lobuda çalışır, sen araştırır, öğrenir gerçeği bulur ve sonra söyler ve yazarsın. Araştırman bitmeden, bütün soruları cevabını bulmadan yazdıkların haber değildir. Haber gerçektir unutma. Senin bu yazdıkların ancak yorum olur. İsim vermesen, habermiş gibi yapsanda yorum ve o yorum senin günahın olur, hesabına yazılır. Gerçeği bulduktan sonra yazdığın yorum ise ünvanın, saygınlığın, salihliğin ve insanlığındır. Gerçeği bulduğunu düşündüğünde, konuşmadan veya yazmadan önce son kez bir de yüreğine sor. O sana gerçek olup olmadığı söyleyecektir. Çünkü yüreğinin söylediği gerçektir. Yüreğin duygularındır. Duyguların yalan söylemez. Eğer gerçeği yazıyorsan mutlusundur. Mutlu olan bu kadar düşünmez ve uyumak için acı çekmez. 

Yüreğinin söylediği gerçektir. Gerisi yalan... 

Cuma, Şubat 13, 2009

Fistful of Dollars vs RÖK

Bu yıl 15 yaşına basan Reklam Özdenetim Kurulu'nun 12 Şubat 2009 Perşembe günü İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde bir toplantısı vardı.Toplantı salonunundan içeri onbeş dakika geçikmeli girdiğimde Çetin Bey sunumuna başlamıştı bile. Kurul Başkanı, aynı zamanda eski bir bürokrat ve hukukçu olan sayın Çetin Ziylan, RÖK'ün işleyişini gösteren kuralların yer aldığı ‘iç tüzük’ adını verdiği belgenin, tam olarak bilinmemesinin yarattığı tereddütleri, Kurul’un yapısındaki değişiklikleri anlattı ve geçtiğimiz 1 senenin özetini yaptı. Sonra da soruları yanıtladı ve belirlenen zamanda toplantıyı bitirdi.

Toplantı, geçen yıl başlayan bilgilendirme toplantılarının ikincisi olması açısından önemliydi. 
Önemliydi çünkü, bugünlere gelebilmek için tam onbeş yıl geçmişti. Dile kolay. Katılımın geçen yılki toplantıya göre daha bir platform havasında olması ise oldukça sevindiriciydi. Ancak, gözlerimiz reklam mecra yöneticilerini aradı. Keşke platformu oluşturan bu mecralarımızın üst düzey yöneticileri de orada olsaydı. Yılda bir kez yapılan ve sektörü ilgilendiren bir toplantıda olmalıydılar. Belki son dakika işleri çıkmıştır. Yoksa  IAA Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, Reklamverenler Derneği Başkanı Hakan Gören'in ve reklamveren temsilcilerinin olduğu bir toplantıda eminim onlarda olmak isterlerdi. Medya ile hükümet arasındaki iletişimin hassas olduğu bir dönemdeyiz. RÖK Platformunu, sektörün kendi problemlerini, devletin cezai yaptırımlarına gerek kalmadan, çözülebileceği göstermesi açısından önemli bir ortam olarak görüyorum. Bu nedenle de platformu oluşturan tüm tarafların yılda bir kez düzenlenen bu tür bir toplantıda bir araya gelmesini ve ulusal mecralarında konuya ilgi göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü konu sadece sektörel mecraları ilgilendiren bir haber içeriği taşımıyor. Konu aynı zamanda reklam tüketicisi yani sokaktaki vatandaşı da yakından ilgilendiriyor. Çünkü RÖK'ün kuruluş amacı ; " Reklamın, tüketiciye ve topluma karşı sorumluluğu çerçevesinde yasal,ahlaki,dürüst ve doğru olması gerektiğinin bilinciyle RVD,RD ve IAA'nce oluşturulan Reklam Özdenetim Platformu(Platform), uluslararası Ticaret Odası'nın dünyaca kabul görmüş Reklam Uygulama Esasları'nı Türkiye'de uygulamaya koymak üzere "Reklam Özdenetim Kurulu (RÖK) kurmuştur....EASA üyesidir" diyor. Ayrıca görevleri içinde (3.3) "... kamuoyuna yapılan ortak tahahhüt çercevesinde, kararlarının uygulanmasını ilgililerden ve mecralardan ister." deniyor.Yoksa ben mi yanılıyorum.

Ülkemizde kişi başı reklam yatırımlarımız hala kırk dolarlar seviyesinde. Bu yıl krizle birlikte sanırım bu rakam daha da düşecek. Ama biz RÖK platformunu kurmayı onbeşyıl önce akıl etmişiz. Müthiş bir ileri görüşlülük.Platformun kuruluşuna karar verenleri ve emeği geçenleri kutluyorum. Ama platforma ve aldığı kararlara yeteri kadar ilgi göstermeyen de yine biziz ! Bu işin doğasında var galiba. Kurulları oluşturanlar ve kuralları koyanlar aynı olunca kuralları yıkanlarında aynı olmasını normal mi karşılamalıyız ? Herhalde biz koyduk, biz yıkarız misali oluyor. O zaman da bir ileri iki geriye şaşırmamak gerekiyor.Öyle ya olmayan şeyin toplantısı mı olurmuş ? 

Burada şunu söyleyebilirsiniz; " reklam mecraları RÖK'ün aldığı kararları zamanında uygulasın sorun çözülür, neden bu işi bu kadar büyütüyorsun." Evet yaklaşımınız teoride doğru ama pratikte yanlış. Çünkü mecralar RÖK'ün onlarla paylaştığı kararları öyle düşündüğünüz gibi hızla uygulama yoluna gitmiyorlar. Neden ? Fistful of Dollars. Yani çözümün en önemli parçası olmak yerine "bir avuç dolar için". Onlar platformun parçası olsalarda ( ismi platform ya bir hafiflik var aslında) RÖK'ün kuruluş amacı, tüketici, sosyal sorumluluk gibi duygusal şeyler yerine patronlarına ay sonu hesabını nasıl veririz, avuçları biriktirsek hedeflerimizi geçer, primlerimizi nasıl alırız diye düşünüyor olabilirler. O zaman sizde onbeş yıla ancak iki toplantı sığdırabilirsiniz. Biraz sığ oldu ama öyle malesef.  Ama Allah'tan Çetin Bey ve bir avuç arkadaşımız var. Yıllardır alınan kararları bir hukukçu bürokrat titizliğinde takip ediyor ve sabırla uygulanması için uğraş veriyorlar. 
Eğer sektörümüzün gelişmesini, yatırımların sağlıklı bir şekilde artmasını, yaptığımız işlerin kamuoyu önünde ve uluslararası düzeyde saygınlık kazanmasını istiyorsak, içinde bulunduğumuz platform ve sivil toplum kuruluşlarının görevlerini yapmasına yardımcı olmamız gerekiyor. Son günlerin popüler deyimi ile "yüksek itibar" istiyorsanız ilk önce aldığınız kararlara itibarınız yüksek olacak. Yoksa kazandığımız bir avuç dolarla itibarsız yaşamaya devam edeceğiz. 

Salı, Şubat 10, 2009

İki Anket ve Gazze

Kudüs Medya ve İletişim Merkezi son İsrail saldırısından sonra Gazze ve Batı Şeria'da yaşayanlar üzerinde bir anket yapmış ve sonuçlarını AFP aracılığıyla tüm mecralara göndermiş. Anketin sonuçlarına baktığınızda Gazze'deki dramın Batı Şeria'daki halkın üzerindeki yansıması ile Gazze'deki halkın üzerindeki yansımalarının farklı olduğunu görüyoruz. Çünkü biri içeride mağdur diğeri ise dışarıdaki tanık durumunda. Örneğin Batı Şeria'dakilerin yüzde 53.2 si savaşı Hamas kazandı derken, Gazze'de yaşayanların ise sadece yüzde 35.2 si bu görüşe katılmış. Yani Gazze'deki masum ve mağdur insanlar, bu saldırıların şiddetine bakarak İsrail'in yanı sıra Hamas'ında rolü olduğunu göz ardı etmiyor. Diğer bir ifade ile bu saldırılarda kadın ve çocukların ölmesine izin verilmeyebilirdi diyor. Oysa Batı Şeria'dakiler, dünya kamuoyunun hiç olmadığı kadar Filistin ve Gazze'deki katliamlara odaklandığını görüyor ve bu savaşta Hamas'ı destekliyor. Anket sonuçlarının doğru olduğu varsayımından hareketle bu iki farklı bakış açısını alıp; Gazze işlenen insanlık suçunda Hamas'ın rolü olduğu. Veya İsrail'in Gazze'de yaptıkları ile dünyada destekçisinin kalmadığı ve buna seçim sonrasında bir son vermesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Ayrıca da İsrail'in yeni kurulacak hükümetininde savaşa devam etmesi halinde Hamas'ın dünya kamuoyu önünde kahraman olacağını söyleyebiliriz.  

Ama bu yorumları yapmadan önce, Filistin halkının yüzde seksensekizinin barış ve ateşkes istediği bir ankette İsrail'lilerin yüzde kaçının aynı şeyi istediğine bakmak gerekiyor hiç kuşkusuz. Bundan sonra bu anketi insanlık suçuna sessiz kalan Arap ve Mısır yöneticileri veya Davos'ta tarihi çıkış yaptığı söylenen Erdoğan üzerinden değerlendirmek daha akılcı olacaktır. Eğer Gazze'de yaşayanların Hamas'ın yaptıklarını doğru bulmadığından yola çıkar ve Hamas'ın yüzde 51 olan halk desteğinin yüzde 31'e düştüğünü buna kanıt olarak ortaya koymaya çalışırsak, Perez'in Davos'taki masum ve mağdurunu da bir şekilde desteklemiş oluruz. Buradan Hamas'ın yaptıklarını desteklediğim çıkarılmamalı. 

Problemli bir bölgede, hangi amaçla yapıldığı henüz bilinmeyen iki anketi değerlendirmek için erken olduğunu söylüyorum. Gazze, Davos'dan sonra basın tarafından böyle politize edilmemeliydi. Basın, Davos'ta yaşananları Gazze'deki insanlık dramının önüne geçmesine izin vermemeli. Sayın Erdoğan'da Davos'ta yaptıklarını her ortamda anlatmaktan vazgeçmeli. 
Bugün dünya kamuoyu, Davos'ta atıldığı söylenen bir adımın, Filistin meselesine somut katkısını görmek istiyor. Lütfen her gelişmeyi anında değerlendirme ve yağ-kaymak çıkarıp oraya buraya sürme hastalığımızdan vazgeçmelim. Ama Araplar gibi de sessiz kalarak yok olmamak ve onun bunun destekçisi durumuna düşmemek kaydıyla... 

Perşembe, Şubat 05, 2009

Türkiye Reklam Platformu

Gazetelerde Basın Reklam Platformu'nun 7st 30 cm boyutunda Durmayın! Durgunluğun bir parçası olmayın kampanyası başladı. Üç farklı mesajın yayınlandığı reklamlardan birincisinde Ford Motor Company'nin kurucusu Henry Ford'un "Başkalarının boşa harcadığı zamanlarda diğerlerinin öne geçtiğini görüyorum."  John F.Kennedy'nin "Çinliler kriz kelimesini yazarken iki fırça darbesi atarlar. Biri tehliyeyi diğeri fırsatı temsil eder. Krizde tehlikenin farkında olun, fırsatı da göz ardı etmeyin" ve Wal-Mart'ın kurucusu Sam Walton'un " Bana durgunluk hakkında ne düşündüğüm soruldu. Düşündüm ve içinde yer almamaya karar verdim." mesajlarına yer verilmiş.  İmza bölümünde ise 21 günlük gazetenin (Akşam, Bugün, Cumhuriyet, Fanatik, Fotogol, Fotomaç, Fotospor, Güneş, Hürriyet, Milliyet, Posta, Radikal, Sabah, Sözcü, Star, Takvim, Türkiye, Vatan, Yeni Asır, Yeni Şafak, Zaman) isimleri var. 

Bu çabayı gazeteler adına kutlamak gerekiyor. Çünkü hiç bir şey yapmamaktansa birşeyler yapıyorlar ve "durmuyorlar". Boş sayfalarını krizin etkilerini azaltmak için reklamvereni uyararak kullanıyorlar. Ama uzmanlar, krizin etkilerinin en az 2010 yılının son çeyreğine kadar devam edebileceği varsayıyor. Gazetelerin yazdığı, televizyonların söylediği eğer doğruysa bu durumda tüm mecraların birlikte birşeyler yapması gerekmez mi ? Bu platformun isminin "Türkiye Reklam Platformu" olması ve krize birlikte karşı koymaları daha etkin bir geri dönüş sağlamaz mı ? Ülkemizde reklam pastasının yüzde seksenin üzerindeki payına sahip 4 medya grubu birlikte daha hızlı çözüm yolları bulamazlar mı ?  Yok eğer böyle bir krizde de bir araya gelemiyorlarsa, ne zaman bir araya gelecekler ? Bu Global kriz,  ülkemizdeki medya için ciddi bir fırsattır. Yıllardır bir araya gelemedikleri için çözümsüz kalan birçok sorunu artık tartışabilir ve çözüm yolları bulabilirler. Örneğin reklamverenin medyaya güvenini artırabilmek için ilk adımı hızla şeffaflaşarak atabilirler. 

Hiçbir şey için geç değil. Yeterki isteyin. İşte size bir fırsat. Durmayın, durgunluğun bireysel parçaları olmayın ve oluşturun Türkiye Reklam Platformu'nu. Artık sizde sektörün sorunlarına bireysel değil genel bir çerçeveden bakın. Kişi başı reklam yatırımlarının kriz sonrasında daha hızlı yükselmesine katkıda bulunun. Patronlarınız da bunun madi ve manevi geri dönüşlerini size versin ve istediğiniz kadar o koltuklarda başarıyla oturun. 

Yok eğer sadece gazeteler zor durumda ise cevaplandırılması gereken bir çok soru var demektir. Basın Reklam Platformu neden genel uyarı mesajları veriyor ? Şimdiye kadar medyanın beklediğini veremeyen reklamveren; H.Ford, JFK ve Sam Walton'un' birer tavsiye niteliği taşıyan sözlerinden sonra nasıl harekete geçecek ?  Bu tür sözler etkili ise "Kelin ilacı olsa başına çalar", "Ak akçe karagün içindir","Sakla samanı gelir zamanı", "At binenin kılıç kuşananın", gibi atasözlerimizi ne yapacağız ? 

Bu arada aşağıdaki soruları platformdan birileri cevaplandırırsa eminim benim gibi birçok kişide aydınlanmış olacak.
  1. Kampanya imzası ilk kampanyada olduğu gibi neden hala Basın Reklam Platformu ? Öyleyse neden hiçbir derginin ismi yok ? Dergilerin durumu gazetelerden daha mı iyi ? 
  2. Gazete Reklam Platformu demelerini zorlaştıran nasıl farklı bir durumları var ?
  3. İlk kampanyalarında  gazete okumayan ve gazeteye reklam vermeyenleri ağır bir dille suçladılar. Peki o kampanyadan nasıl bir geri dönüş aldılar ? Şimdi de "Susma ! Sustukça sıra sana da gelecek" diyorlar. Peki bu kampanyadan nasıl bir sonuç bekliyorlar ?
  4. Basın Reklam Platformu'nun resmi bir çatısı, açılımı, vizyonu, misyonu ... var mı?
  5. Bu kampanyanın hedef kitlesi kim ? Yarınına güvenemediği için alışveriş yapamayan tüketici mi ? Yoksa dördüncü indirimini yaptığı halde hala yeterince satamayan reklamveren mi ? 
  6. Platformun mesajları neden sürekli olumsuz ve suçlayıcı ? Bunun adı kışkırtıcı veya provakatif reklam mı ? Yoksa bu tarz, haber ve köşerlerden sonra reklam bölümlerine de mi sıçradı  ?
  7. Reklamverenin reklam vermesinin tek yolu bu mudur ? Bu ajansın mı yoksa platformun reklamveren hakkındaki ortak duygusu mu ? Bunun başka yolu yok mudur ?
  8. Konuyla ilgili karar almadan önce bağımsız danışmanlarınızla görüştünüz mü  ?
  9. Platformu kurarken rekabet kuruluna, kampanyayı başlatmadan önce de reklam ve reklamveren STK'lere başvurdunuz mu ?
  10. Gazete sayfaları olumsuz ekonomi haberleri ile doluyken, tüketiciden reklamverenleri nasıl mutlu etmesini bekliyorlar  ? 
  11. Yirmibir gazetenin reklam bölüm çalışanları eskisi kadar alışveriş yapıyor mu ?
  12. Yirmibir gazete, başka mecralara, grup mecraları hariç, paralı reklam veriyor mu ? 
  13. Bu kampanyayı kendi mecraları dışına ne zaman taşıyacaklar ? Yoksa sadece gazetelerde mi göreceğiz ? Öyleyse bu ilk kampanya mesajları ile çelişmiyor mu ? Kriz nedeniyle gazeteye reklam veremeyen reklamverenleri de bir önceki kampanyadaki gruba mı dahil edecekler ? Bunun arkasından da birinci kampanyayı tekrar edecekler mi ?
  14. Gucci'nin yüzde doksan indirim yaptığı bir dönemde platformun bir sonraki adımı perakende, turizm, inşaat sektör fiyatlarını finans ve otomotiv sektörüne vermek mi yoksa dün olduğu gibi bugünde ekstra yüzde 35-40 larla idare etmek mi ?
  15. Yıllardır ellerinden tutarak yürümeyi öğrettikleri sonra koşmaya başlayınca yakalayamadıkları perakende, turizm, inşaat,.. sektör firmalarına şu zor günlerinde yine çok özel ve bireysel çözümler üretebilecekler mi  ?
  16. Platform, bu mesajların dışında başka ortak noktalarda kararlar aldı mı ? Çok özel fiyat desteği isteyen reklamverenler için yine birlikte konuşarak hareket ediyorlar mı ? 
  17. Diğer taraftan, henüz hiç ortak sesi çıkmayan Televizyon Reklam Platformu (bu ismi de ben koydum) bu krizi susarak fırsata çevirebilir mi ? 
  18. Kırmızı Reklam Ödülleri Yarışması'nda bir kriz sonrasında doğmuştu.  Yarışmanın sektöre katkısı olduysa, bu rakamlarla açıklanamaz mı ? Yok eğer rakamsal değil sadece artistik bir katkısı olsuysa bununda önemli bir aşama olduğu düşünülemez mi ? Yarışmayı bu kriz ortamında tüm gazetelerin düzenlediği bir yarışma haline getirmenin artık zamanı gelmedi mi ? Gazete Reklam Platformu'nun  ilk icraatlarından biri bu olamaz mı ? 
Gün, medyalar için Türkiye Reklam Platformu günüdür. Reklamverenler için ise Bağımsız Medya Denetim günüdür. Elimde kalan bütçeyi en etkin ve amacına en uygun nasıl değerlendiririm günüdür. Artık herşeyi ben bilirim, en iyi ajansı seçerim, en iyi indirimi alırım dyen ve patronuna hala kişisel raporlar sunan yöntemlerden vazgeçme günüdür. O gün bugün değilse artık dündür. Geçmiş olsun !
   

Çarşamba, Şubat 04, 2009

Amerika Gazeteleri TV ve Internet'e Karşı...

Amerikanın tanımış gazeteleri (The New York Times, Washington Post,...) birleşerek krizle birlikte gazetelerin ölmiyeceğini anlatan ortak bir platform oluşturdular. Bir de internet siteleri var. http://news.newspaperprojects.org. Yaptıkları büyük kampanyanın ilk reklamında "More People Read A Newspaper Today Than Watched Yesterday's Big Game" yani "Bugün, Dünkü Büyük Maçı Televizyonda Seyredenden Daha Fazla Insan Gazete Okuyacak" diyor. Burada ilginç bulduğum reklamın kurgusu değil mesajıdır. Çünkü, TV ile gazete arasında bir karşılaştırma yapılmış. Siz bir reklamveren iseniz, ne var bunda, iki ana mecra rekabetinin güzel bir örneği diyebilirsiniz. Ama ben diyemem. Neden ? Çünkü, ben mecralar rekabet etmez, birbirlerini tamamlar diyorum. Bunu Manajans Thompson'da çalışırken 1997 yılında katıldığım Araştırmacılar Derneği Semineri'nde söylemiş ve bu konuda bir bildiri sunmuştum. O günden bugüne fikrim değişmedi. Ama mecralar birbirleriyle rekabette hala aynı yanlış strateji üzerinde durmaya devam ediyorlar. İşte son örnek Amerikan gazeteleri. Gerçek hedef kitlesi tüketici olması gereken bir kampanyanın mesajına baktığınızda reklamveren olduğunu görüyorsunuz. İyi de reklamveren TV'ye reklamvereyim diye duygusal bir tercihte bulunmuyor ki. Medya ajanslarının verilerine ve görsel,işitsel artılarından dolayı bütçesinin büyük bir bölümünü TV'de kullanıyor. Hepsi o kadar. Peki burada yanlış var mı ? Varsa nerede ?  Yanlış arıyorsanız bunu gazetelerde arayabilirsiniz ? Çünkü reklamveren ve onun temsilcisi medya ajanslarını yanlış veya fazla bütçe kullandıkları için eleştiren onlar. Aynı tüketici grubundan bahsediyoruz. Yani bir gün içinde yedi mecra ile iletişim halinde olan tüketici. Sabah gazete, ofiste internet, arabada radyo, dışarıda billboard, evde TV seyreden. Bu arada sinemaya giden ve dergi okuyan. Yani kendini güncellemeye çalışan ve bunun için para ve zaman harcayan insanlardan bahsediyoruz. Eğer biz her sabah daha fazla insana gazete aldıramıyorsak ve onları satın alma tercihlerinde gazeteyi en ön sıraya koyduramıyorsak yani reklama daha duyarlı hale getiremiyorsak medya planlama ajansı ne yapsın ? TV ve ınternet ne yapsın ? Tabiki onların reklam pastasındaki payı büyüyecek. Tabiki bütçeyi diğer mecralardan en baştada ana mecra olan gazeteden alacaklar. Her gün yüz milyon kişinin gazete okuduğu bir ülkede reklamveren hala TV ve interneti daha çok tercih ediyorsa tekrar düşünmek gerekmez mi ? Burada TV ve Internet mecralarının medya ajansları ile yaptıkları yıllık bonus anlaşmalarından söz edebilirsiniz. Ama bununda tek başına yeterli olmayacağını bilmelisiniz. Yoksa reklamveren ve tüketici aptal durumuna düşer ki bu da doğru olamaz zaten. Günümüzde tüketici ihtiyaçlarına göre birleşik mecralar dönemi başlamıştır. TV+Internet ve Gazete+Internet birleşik ve bütünleşik mecralar olarak birlikte kullanılmalıdır. Tabiki gazete ve Tv'si olmayan internet siteleri bireysel mecra olarak çok daha zorlanacaklardır. Okurunuza ve reklamvereninize bu mecraları birlikte pazarlamalısınız. Okur sabah aldığı gazetenin internet sitesini gün içinde kullanabiliyorsa veya akşam seyrettiği TV kanalının internet sitesini de aynı istekle kullanabiliyorsa problem yok demektir. Yok siz Gazeteyi ayrı, Internet mecramı ayrı satarım diyorsanız, demeye devam edin, kaybeden siz olursunuz bundan kimsenin şüphesi olmasın. Reklamvereni düşünün hedefi nedir ? Tüketici tercihi olmak ve reklamını yaptığı ürününü daha fazla satabilmek. Tüketicinin hedefi nedir ? İhtiyaç duyduğu ürünü kendine en uygun zamanda satın almak. Satın almadan öncede yakalandığı reklamlardan hatta kaçmaya çalıştığı reklamlardan aklında kalanlarla bir değerlendirme yapmak. O zaman sizde tüketicinin en uzun süre aklında kalan doğru ve uygun marka olmalısınız. Böyle bir rekabet ortamında başka bir şey yapamazsınız, yapmamalısınız da. 



Newspaper Project Ad

Cumartesi, Ocak 31, 2009

Eyvah Türkler Davos'ta...

Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki sert üslubu haftaya damgasını vurdu. Medyada birçok kişi Başbakan'ın bu tutumunu ve bitmekte olan oturumu terk etmesini olumlu karşılarken, birçok kişide olumsuz eleştirilerde bulundu. Bazı kişiler ise olayın hem olumlu, hemde olumsuz tarafları değerlendirerek adalet dağıtma görevini üstlendiler. Konunun üzerinden yeterli süre geçtiğini düşünerek bir değerlendirmede ben yapmak istiyorum. Bu olayda Türk TV'leri yeterli uluslararası tecrübeye sahip olmadıklarını bir kez daha belgelediler. Haberi nasıl vereceklerine, nerede duracaklarına ve nasıl devam etmeleri gerektiğine bir türlü karar veremediler. Haberi bir ara tam bir televole magazini boyutuna indirgediler. Böyle olunca da akıllarından hiç çıkmayan rating korkusuyla başbaşa kaldılar ve sürekli birilerine bağlanarak değerlendirmeler almak istediler. Her değerlendirme ile akılları biraz daha karıştırdılar. 

Özellikle haber kanalıyım, markayım diyenlerin siyaset ve medya dünyasından ilk bağlandıklarının başbakan muhalifleri olması oldukça düşündürücüydü. Yüzde kırkyedi ile Türk Halkından temsil yetkisi alan bir başbakanın, bu olay karşısında, halkının beklentilerine göre bir davranışta bulunmasını normal karşılamak gerekirken konu TV'lerde siyasi malzemeye dönüştürüldü. Her uzatılan mikrofona fırsat bu fırsattır, reklamın iyisi kötüsü olmaz diye sansasyonel konuşarak diğer kanallarda beni arasın onlara da birşeyler söyleyeyim diyenler yanılmadı. Kendini bilenin gelişmeler devam ederken konuşmadığı bir ortamda, gidecek başka kapınız da olamazdı zaten. 
Yapılması gereken, canlı yayına devam etmek ve gelişmeler devam ederken yorum yapmaktan kaçınmak ve gelişmelere göre doğru kişilere ulaşarak doğru soruları sormaktı. Bu yapılmış olsaydı böyle bir fırsat, marka pazarlamaya çevirilebilirdi. Ama elimizi yüzümüze bulaştırdık. Günde dörtbuçuk milyon gazete satın alan ve 4,2 saat TV seyreden bir ülkenin durumuna bakın. Kullandığımız teknoloji ile dünya sıralamasında üst sıralarda iken, yaptığımız habercilikte ilk elliye bile girememiz bundan olsa gerek. Ne demiş atalarımız "Aynası iştir kişinin lafa (teknolojiye) bakılmaz " İşte böyle, sonuç budur.  

İsrail'de genel, Türkiye'de yerel seçimlerin yaklaştığı bir ortamda, bir panel için Beyaz Saray'a bağlanmadıkları kaldı. İsrail TV'lerine kadar bağlandık. Ama şu ana kadar bizim mecralarımıza bağlanarak görüş alan bir İsrail TV kanalı duymadık. Olay, ülkeler arasında savaş çıkabilir havasına sokuldu. TV'lerini o an açanlar birazdan ülkeler büyükelçilerini çekecek ve sabah'ta savaş başlıyacak duygusuna kapıldılar. 

Oysa neden ve niçinleri belli olan bir paneldi. Hararetli geçeceğini herkes biliyordu. Bu nedenle zaten birçok ülkede paneli canlı yayınlanıyordu. Türkiye'nin Başbakanı da, mazlumken herkesten koruduğumuz bir toplumun bugünkü hükümetinin müslüman kadınlarımızı ve çocuklarımızı katletmesini içimize sindiremiyeceğimizi ve yaptıklarının bir insanlık suçu olduğunu, bunu durdurarak, halkından oy almış kişileri tanımasını ve barış için onlarla masaya oturması gerektiğini tüm dünyanın gözleri önünde kendilerine bir kez daha söylemişti. Ancak kimse, bir Türk Ermeni torununun olan başarılı bir gazeteci moderatörün soykırım ve katliamın karşısında durmak yerine, Perez'e çanak tutacağını bilemezdi. Masum çocuk ve kadınların öldürüldüğü bir katliamın konuşulduğu panelde süre doldu diyerek izleyenleri akşam yemeğine gönderilmeye çalışılması tam bir densizlikti. Moderatör'de bir basın mensubuydu ama tarafsız değildi. 

Uluslararası mecralar haberi (canlı yayınlayanlar hariç )  alt yazı ve yorumsuz verdiler. Neden ? Çünkü olay sıcaktı ve gelişmeler devam ediyordu. Şimdi burada sorulması gereken soru; Davos'ta bu konu programa hangi amacla konulmuştu ? Ana konusu Global Kriz olan bir toplantıda, Gazze Katliamı, akşam yemeği öncesinde bir saatlik bir panel konusu muydu ? İlk sorunun cevabını dün Referans Gazetesi verdi. Konuyu Başbakan iki hafta önce önermiş ve kabul edilmişti. Oturumu da Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Başkanı Klaus Schwad yönetecekti. Ancak iki gün önce toplantı moderatörünün Schwad değil, ataları Türkiye Ermenisi olan ve soykırımı Türkiye kabul etmelidir diyen başarılı Amerikalı gazeteci David Ignatius olduğu bildirilmiş ve itiraz edilmesine rağmen moderatör değiştirilmemişti. Yani başbakan bile bile itiraz ettiği bir kişinin moderatörlüğünde konuşmayı kabul etmişti.  
Herhalde, böyle hassas bir konuyu Davos programına aldırmakla dünya kamuoyunun ilgisini bir saatliğine bile olsa bir kez daha Gazze'deki katliamlara çekeceğini ve barış sürecinde olumlu adımlar atılabileceğini düşünmüştü.  

İkinci soru, böyle bir toplantıda tarafların doğru seçilip seçilmediğiydi. Birleşmiş Milletler Temsilcisi, Türkiye Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanı'nın olduğu bir toplantıda Mısır'ın olması yadırganamaz ama Filistin'i temsilen kimsenin olmaması düşündürücüydü. Nedenini hala bilmiyoruz. Ama bunu İsrail istemediyse bu daha da düşündürücüdür. Peki böyle bir katılımcı grubunun olduğu bir toplantıdan taraflar nasıl bir sonuç bekleniyordu ? Herhalde Dünya, İsrail'in bir soykırım  yaptığını ve insanlık suçu işlediğini, seksenbeş yaşında ve dilin kemiği olmadığını en iyi bilen yaşlı kurt bir yahudiden itiraf etmesini beklemiyordu. Perez, böyle bir toplantıya katılmakla, yaptıklarının bir soykırım değil savunma olduğunu anlatma fırsatı buldu. Hatta rolünü o kadar iyi ezberlemişti ki, tüm seviyeleri aşarak mağdurun asıl kendileri olduğunu haykırdı ve neredeyse dinleyenleri ağlatacaktı. Ayrıca Perez'in bu toplantıya katılmaktaki diğer bir amacı ise İsrail dışında yaşayan ve bu katliamı yanlış bulan yahudilere bir mesaj vermek olabilirdi. Perez ayrıca rolünü oynarken Türkiye Başbakanı'nı duygusallaştırarak hata yapmaya zorlamak istemişti. Bu nedenle BM ve Mısır Temsilcisine değil de Erdoğan'a dönerek ve parmak göstererek konuştu. Bu sonucu, Perez'in ve Erdoğan'ın uluslararası tecrübelerini göz önüne alarak siz de çıkarabilirsiniz. Hatırlarsanız Perez, Erdoğan'ın o sert çıkışlarında hiç tepki ve renk vermedi. Sonra da yanlış anlaşılmaktan üzüntü duyduğunu, çıkışlarının şahsi olmadığını, duyulmadığını düşündüğü için yüksek sesle konuştuğunu... falan söyleyerek planının başarıya ulaştığı mesajını verdi. Ama belki de kestiremediği Başbakan Erdoğan'ın "siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz", "...kadın ve çocukları nasıl öldürdüğünüzü çok iyi biliyoruz" ve  " bana bizzat tankların üzerinde Filistin'e girerken birbaşka mutlu oluyorum diyen başbakanlarınız var" cümleleriydi. 

Tüm dünya daha dün, İspanya ve Almanya'dan kaçanlara kucak açan ve koruyan Osmanlı ruhunun, torunları olan Türklerin kanlarında akmaya devam ettiğine şahit oldu. Dün kucak açtıklarımızın bir zamanlar Osmanlı toprağı olan yerlerde hele müslüman kardeşlerimizin katledilmesine asla seyirci kalamıyacağını ve izin vermiyeceği hissettirdi. Aynı durum yahudilerin başına gelse yine karşısında bizi bulacağını tekrarladı. Bunu başbakanını havalimanına karşılayarakta gösterdi. 

Bir paneli bu kadar abartmak ancak bizim medyamız tarafından başarılabilirdi ve başarıldı da. Ne zaman medyamız Erdoğan'ın karşısında dursa, olaylardan en fazla olumlu puanı Erdoğan alır oldu. Kural yine değişmedi. Erdoğan'da temsil ettiği halkının ve temsil etmediği halkların takdirini kazandı. Medyamız ise istemeden de olsa tüm dünya medyasının ve kamuoyunun dikkatini bu olaya çekerek Türkiye'nin tanıtımına ve Erdoğan'ın kahramanlaşmasına katkıda bulundu. Diğer taraftan kendimizi, ülkemizi ve temsilcilerimizi bu kadar fütursuzca eleştirerek dünya medyasına örnek olmaya da devam ediyoruz. Bu tür bir medyayı Amerika'da, İngiltere'de, Japonya'da ve Çin'de göremezsiniz. Neden acaba ?  

Son soru ise panelde Başbakanımız Erdoğan değil de Baykal olsaydı durum daha mı farklı olurdu ? Evet hem farklı hem de çok daha sert olurdu. Çünkü Erdoğan'dan çok fazla siyasi geçmişi ve tecrübesi olan Baykal'ın kullanılan üslubuda çok iyi bildiği düşünüldüğünde, toplantıyı terk etmeden önce farklı ama daha ağır ifadelerle bu seviyesizliğin altında kalmayacağına inanıyorum. Ama Erdoğan kadar hayranlık uyandırıcı ve inandırıcı olur muydu onu bilemem ama havalimanında bir o kadar insan tarafından sevgiyle karşılanırdı. 

Dünya, krizin hala derinleşen yapısı içinde kapitalizmi ve  özel sektör-hükümet rollerini yeniden tanımlarken Türkiye'nin bu yeni dünyada adından çokca söz edilecek önemli ülkelerin başında geldiğini bir kez daha hatırladı. Evet "...Türkler geliyor..."

Salı, Ocak 20, 2009

Ertuğrul Özkök'ü Eleştirmek

Hergün bayiden aldığım iki gazetenin içinde ilk okuduğum köşe yazısı Pazartesileri hariç Ertuğrul Özkök'e ait. Pazartesi günleri de Ekrem Dumanlı’nın medya yazılarını okurum. Ertuğrul Özkök’ü onbeş yıldır haftanın altı günü okumama rağmen tabi ki katılmadığım hatta olumsuz eleştirdiğim bir çok yazısı vardır. Ama ülkemizin en önemli gazetesinde en zor köşeyi yazan ve bunu ısrarla devam ettirebilen bir kişinin önce takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Beni tanımayanlar için amacımın, ne Hürriyet’in ne de kendisinin reklamını yapmak olmadığını söylemeliyim. Buna ne onların ne de benim ihtiyacımız var. Eğer bir tanım yapmak isterseniz bunu başarılı kurum ve kişiye saygı duymak olarak isimlendirebilirsiniz.

Özkök’ün yazılarının çok azında gerçek duygu ve düşüncelerini görebildiğimi düşünüyorum. Onu okurken kelimelerinin arasında kaybolan her kelimeyi her şapkasıyla tekrar okuyan yalnız bir adam görüyorum. Sanki kimse onu anlamıyormuş gibi. O’da bunun farkındaymış ve yapacakta fazla bir şeyi olmadığı için kafasına göre yaşıyormuş gibi. Bunu uzun yıllar yazdıklarını takip eden bir iletişimci olarak söylüyorum ha. Siz buna tarifsiz bir üslup veya yıllardır çok şapkalı yaşamın arabeski diyebilirsiniz. Şapka derken de buradaki doğru kelimenin kimlik değil şapka olduğunun altını çiziyorum. Şapka sayısının çokluğunu laf olsun diye de söylemedim bilesiniz. Ayrıca kendisini diğer yayın yönetmenleri ile hele hele o köşerlerle karşılaştırılmasını haksızlık olarak değerlendiririm. Bunun kendisinden önce biz gazete okurlarına bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Evet her genel yayın yönetmeninin içinde mutlaka bir köşer gizlidir. Ama günün birinde ya köşerlikten ya da genel yayın yönetmenliğinden vazgeçmemişler midir ? Ama Özkök, yıllardır her ikisini birden her ahval ve şeraite rağmen yapmaya devam etmiştir.

Ülkemizdeki hiçbir genel yayın yönetmeninin Özkök kadar çok şapkası (kimlik değil) yoktur belki. Yazdıklarını okuduğunuzda aynı anda farklı farklı şapkaları bir arada ustalıkla (aynı zamanda sosyolog ya) kullandığını görebilir ve bu özelliğinden dolayı da onu düzeysizce eleştirebilirsiniz. Hatta aynı konuda yazdığı bir sonraki farklı yazısını buna örnek olarak da gösterebilirsiniz. Bu yazdıklarına bakarak kendisini şapkasız veya daha medyatik laflarla eleştirebilirsiniz. Ama bu sizin doğru olduğunuz anlamına gelmez unutmayın.

Eğer olumsuz eleştirmek istiyorsanız, Hürriyet gibi bir gazetede yazan genel yayın yönetmeninin, neyi nasıl niçin yazdığından çok, bunların ne kadarının onun gerçek duygu ve düşüncesi olduğunu sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Neden kendi ismiyle grubunun fikirlerini yazdığını araştırabilirsiniz. Peki ismini kullanmasa herşey normal mi olacak diyebilirsiniz. Evet normal olacak. Kendisinin çok şapkası olması ne kadar normal ise o kadar normal olacak. 

İsmiyle yazdığı yazılarda kendi görüşlerini, isimsiz yazdıklarında ise grubunun görüşünü yansıtmasında bir sakınca olamaz. Yani reklamın haberden ayırmak için koyduğumuz zorunlu “Bu bir reklamdır” ifadesi gibi.

Diğer taraftan yıllardır bu kadar zor bir görevi ısrarla yapmaya çalışan bir yöneticinin hala nasıl kendisi olmaya devam edebildiğini tartışabiliriz. Hürriyet’in genel yayın yönetmeni başka biri olsaydı, Hürriyet’in ve ülkenin son onbeş yılının farklı olup olmayacağını sorgulayabiliriz.

Gazetecilerin yıllarca çalışıp genel yayın yönetmen olduktan sonra neden okur ve reklamveren gözünde popülerliliklerini yitirdiklerini ve bunun dünyadaki örneklerini araştırabiliriz.

Genel yayın yönetmenliği sırasında düzenli köşe yazarlığı yapan yöneticilerin kaçının zirvedeyken görevi başka bir arkadaşına teslim ettiğini tartışabiliriz. Yirmialtı yaş ortalaması ile Avrupa ve Amerika’nın çok altında olan bir ülkede medyaya güvensizliğin ne kadarının genel yayın yönetmenlerinden kaynaklandığını araştırabiliriz… Yani asıl konu bireysel değil anlatabildim mi ? Olamaz da. Olmamalı da.

Özet olarak artık ülkemizde gazete mecrasını Hürriyet, gazeteciliği de Özkök üzerinden değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Bu onlar için ne kadar gurur verici ise rakipleri, reklamverenler ve okurlar için de eminim o kadar düşündürücü. Düşündürücü de olmalı. Çünkü rakiplerinin açık ara önünde olması karlı ama sağlıklı değil. Tabiki bu farkın yıllardır kapanmamasının Özkök’e maddi ve manevi getirileri olacak. O da bundan keyif alacak ve bunu bize hissettirecek. Başarılı kurum ve kişilerin keyif ve mütevazilik şekline de saygı duymalıyız. Bu arada, oraya adaysanız sizde keyif ve mütevazilik çizginizi çok geç olmadan belirlemelisiniz.

Çok şapkalı yazılarını okuduğunuzda, başarısızlığın hırsıyla hareket etmemeli, yazıda sürekli uygunsuz bir şeyler aramamalısınız. Bunun yerine rakiplerinin neden güçlü ve başarılı olamadığını sorgulayabiliriz.

Çokomik gibi her yerde onu görmek ve düzenli cevap vermek yerine hedeflerinize ve kendi işinize bakabilirsiniz. Eminim önümüze baktığınızda, Hürriyet ve onun çok şapkalı genel yayın yönetmeni de yıllardır özlemini duyduğu gerçek rakiplerini görebilir ve düşündüğünüz ve varsa olumsuz eleştirdiğiniz bir çok yönünü hızla düzeltiğini görebilirsiniz. Hürriyet’i ve Ertuğrul Özkök’ü beğenmeyebilirsiniz ama bu onları okumanızı engellememeli. Çünkü tam anlamak ve tamamlamak için önce karşınızdaki kişi veya kuruma ve de görüşlerine saygı duymalısınız. Ayrıca, gerçek başarı için onlardan daha çok kişinin beğenisini kazanmalısınız. Elde edemediklerinizi düzenli olarak olumsuz eleştirir ve kötülerseniz hepsinmin bir bumerank gibi size birgün geri döneceğini unutmamalısınız. 

Eğer kendiniz için istediğinizi başkası içinde isteyebiliyor, olumlu tutum, orta ve uzun vadeli doğru stratejilerle ve asla vazgeçmeyecekseniz işe tekrar başlayabilirsiniz.  O zaman yapacak daha çok işiniz olduğunu görebilir ve kendinizle bir anda barışabilirsiniz. Kendinizle barışmaya ve yaratılışımızın üstün yeteneklerini doğru kullanmaya ne dersiniz ?

Perşembe, Ocak 15, 2009

Hani Bana Salih !

İnsanoğlu olarak yaptıklarımızla yine zor günleri yaşıyoruz. Şu anda bizi en çok etkileyen şu üç konuya bakarmısınız lütfen ! Global Kriz, Gazze ve Ergenekon. Hiçbirinin içinde değiliz ama hepside bizi derinden etkiliyor. Bu olayların altında yatan gerçek 5N1K* ları bilmiyoruz. Bu nedenle de sürekli yeni teoriler üretiyoruz. Çünkü neden bunları yaşadığımıza, yaşamak zorunda olduğumuza inanmak istiyoruz. Belki de bu teorilerimizle ortamı daha da kaotikleştiriyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. 

Biz neden, birileri uzlaşma ararken, çocuklar ölmeye devam ediyor. Biz hesap, birileri yeni ödeme planları yaparken şirketler batıyor, insanlar işsiz kalıyor. Biz düşünürken, birileri derinlere inlemeye, kazmaya devam ediyor. Kazdıkça kara delikler büyüyor ve zincir uzayıp gidiyor. Bu üç olayda sanki birbirinden bağımsız ama birbirini etkileyen bir oyun gibi. Küçük çocukları oyalamak için oynanan beş kardeş oyununa benziyor. Bu oyun, beynimizin ana dosyaları içinde belki de birçok fikre temel oluşturuyor.  Basit ama bir o kadar da insan zekasının sınırlarını zorlayan bir oyun. Ama konu oyun olunca kazananları ve kaybedenleri olan bir yarışa, tartışmaya ve hatta savaşa dönüşebiliyor. Bu zeka karşısında dehşete düşüyor ve korkuyoruz. Gerçi şu sıralar korkarak yazmak çok moda ama benimki o gruba girmiyor, korkmayın. 
Bu beş kardeş oyununun detaylarına indiğimizde umarım sizde bana katılırsınız. Bu oyunu oynamak için 2-4 yaş grubunda bir veya beş çocuk gerekiyor. Ama sayıları beşi geçmemeli. Neden beş ? Çünkü bir elinizde beş parmak var ve  oyunun sonunda parmaklarınızı çocuklara tutturduğunuzda dışarıda kalan olmamalı da ondan. Neden 2-4 yaş arası ? Çünkü ilk öğrenme, anlama, farklı parçaları uygun olarak yanyana getirebilme ve öğrendiklerini asla unutmama, temel alma ve ilk yönetilme yaşı. Unutmayın ilk cümleyi,  yani ilk soruyu siz soruyorsunuz. "Siz beş kardeş oyununu biliyormusun bakiim ? " Verilen cevap "hayır" ise işte oyun başlıyor. 
Sağ elinizin parmakları birbirinden ayırarak, beş parmağınızı gösteriyorsunuz. Sonra da, sol elinizin baş ve işaret parmakları ile baş parmaktan küçük parmağa kadar tek tek uçlarından tutularak sallıyor ve isimleri söylüyorsunuz.  "Bu baş parmak..., bu işaret parmağı..., ... , ve bu da küçük parmak.  Bu beş kardeş birgün karınları açıkmış ve kendilerine yiyecek bulmak için dışarıda araştırmaya başlamışlar. Derken bir yiyecek bulmuşlar. Ama sadece dört kardeşe yetecek kadarmış (oyun ya !). Sonra aralarında konuşmaya ve tartışmaya başlamışlar. Baş parmak demişki  onu ben buldum, büyük parmak demişki, onu ben vurdum, yüzük parmağı demişki onu ben getirdim. Dördüncü parmak demişki onu ben pişirdim.  Küçük parmak boynunu bükmüş ve hani bana, hani bana demiş. Hatırladınız mı ? 

İşte yaşadıklarımızda bu oyuna benzemiyor mu ? Yaşımız büyüse de parmakların yerini farklı şeyler alsada hayatta hep birileri hani bana, hani bana demek zorunda sanki. Oyunun kuralı değişmiyor, değişemiyor. Peki bu oyunun devamında hangi oyunu oynuyorduk, kaybeden hangi oyunda kazanıyordu hatırlıyormusunuz ? Hatırlamıyoruz. Sanki çocuklara öğretilen ilk ve son oyun gibi. Hani, insanoğlunun en çabuk hatırladığı en son aklında kalanmış ya. Öyle işte.  Zaten hayatı bir oyuna benzetirseniz veya bir oyun gibi yaşarsanız ya kazanan olacaksınız ya da kaybeden. Beraberlik kimsenin işine yaramıyor değil mi ? Peki şu güncel deyimi ile kazan-kazan ilişkisine ne oldu ? Aslında kitaplarda yazıyor ve söylenirken kulağa ne hoş geliyor. Ama gerçekte böyle bir şey yok ve olamaz mı diyorsunuz ? 

Oysa, ticarette tek taraflı kazancın adil olmadığını hep problem olduğunu biliyoruz. Tarih sayfaları bu tek taraflı kazananların sonra hızla kaybettiği olaylarla dolu. Bu kişilerin bir süre sonra hep kaybeden olması sizce bir tesadüf olabilir mi ? Yıllarca yüksek pazar payını koruyan bir marka veya şirket hatırlıyormusunuz ?  Peki büyük piyasalarda aynı sektördeki pazar payları arasında farklar neden dramatik değil ? 

Bunlar size de çocukken öğrendiğimiz beş kardeş oyununu hatırlatmıyor mu ?  Açıkta kalmamak için göz açık ol. Unutma, zayıf ve küçük olanlar hep açıkta kalanlardır. Onlardan biri olmak istemiyorsan hep daha fazlasını iste. Aklını çok çalıştır, zengin ol. Zenginlik paradır. Para ise güç ve yönetme. Durmadan hep daha fazlasını iste. Durursan geçilirsin. Durmamak için de arkana bakma ve hep daha ileriyi hedefle, en öndeki ol. Onun içinde daha fazla şeye sahip olma hırsını asla kaybetme. Unutma kazanma ve kaybetme ancak sen öldüğün zaman anlamını kaybeder. Yani sınırı aynıdır.

Yasaları birlikte daha güzel ve problemsiz yaşamak için koyan insanoğlu sonra bu koyduğu kuralları yine kendi elleriyle yıkar. Neden ? Çünkü  insanoğlu içindeki bu hırsı ve nefsiyle olan mücadelede zayıftır. Hedefi aynı olsa ve bir dönem kazansa da sonunda hep kaybeder.  

Global Kriz'de, Filistin'de ve Ergenekon'da hep birileri kazandı, birileri kaybetti değil mi ? Eğer olaylara, hayata bir oyunmuş gibi bakar ve yaşarsanız evet haklısınız. Birileri kazandı, birileri de kaybetti. Kazanmak için koyduğunuz kuralları eğer kendiniz koyuyorsanız, yıkılmaya mahkum olduğunu da kabul etmeniz gerekir. Çünkü sizin doğrularınız sadece onu kazanmak için yani o gün için geçerlidir unutmayın. 
Fazla uzağa gitmeyin çocuklarımızı kendi kurallarımıza göre kaç yıl yönetebildiğinizi bir düşünün ? On bilemediniz onbeş yaşına kadar. Yani altmış yıllık faal hayatınızın sadece dörtte biri kadar. Bu, insan ömründe dört farklı dönem yaşıyor ve görüyor demektir. Peki hepsinde kazanmamız mümkün mü ? İmkansız. 
İnsanın  nefsiyle ve hırsıyla girdiği mücadeleyi kazanmak için yapacağı tek şey onun yenmeye çalışmak ve hep kazanan olmak değil birlikte yaşamayı öğrenmektir. Yani hep birlikte yaşamak. Yani sınav birbirimize karşı değil. Bireysel. Yani kurallar bizden önce konulmuş. Bize düşen Salih olmaya çalışmak. Salih olmanın yolu ise kendimiz için istediğimizi başkaları içinde istemek. Yani, hani bana Salih dedirtmeden yaşamak... 
*5N1K : Ne, Ne Zaman, Nerede, Niçin, Nasıl, Kim

Pazartesi, Aralık 15, 2008

Kurban dan sonra

Bir kurban bayramını daha geride bıraktık. Medyamızda yine kanlı görüntüler vardı. Dini bir bayramın yine olumsuz kareleri haber oldu. Yani başarısızlıkların haberleri yapıldı. Bu na bir de politik başarısızlıklar eklenince bayram sayfaları doldu taştı. Medyamız başta olmak üzere giderek moral değerleri olumsuzluklarla dolu bir ülke olduk çıktık. Herşeyi eleştirir, herşeye olumsuz tarafından bakar olduk. Tabi bu arada herşeyi bilen kişi sayımızda da doğal olarak bir patlama oldu. Artık, medyanın şiddete karşı son kampanyalarına eğitimsizliğin ve bilgisizliğin değil, olumsuzluğun bir sonucu olabilir mi diye de bakmak gerekiyor. Öyle ya, herşeyin mükemmelini aramıyor muyuz ? Mükemmel derken, en iyiyi kast ettiğimin altını çizmek istiyorum. Hatalarımızı en aza indirgeyip sonra da yok etmeye çalışmıyormuyuz ? Peki bunu nasıl yapıyoruz ? Başarısızlıklarımızı ortaya koyup sonra bunları inceleyerek iyi bir toplum ve insan olmaya çalışıyoruz. Oysa bu ne kadar yanlış. Düşünsenize iyiye, kötüyü inceleyerek ulaşmaya çalışıyoruz. Hey hak, nereden nereye geldik misaliyiz! Bir çocuk dünyaya geldiğinde onunla birlikte doğan iyi ve güzelden bahsediyoruz. Peki, olumsuzlukları inceleyerek olumlu hale getirmek mümkün mü ?  "Mükemmeliği, başarısızlığı inceleyip onu tersine çevirerek elde edemezsiniz... Çünkü, mükemmeliyetle başarısızlık çoğu zaman şaşırtıcı derecede birbirine benzer. İstisna olan ortalamadır." Bu sözler bana değil. Gallup'un First, Break All the Rules kitabının yazarı Marcus Buckingham ve Curt Hoffmanna ait. Yeni yüzyılda artık yöneticilere, iyi bir yönetici olmak istiyorsanız lütfen bu dikkat edin deniyor. Yani herşeye olumlu tarafından bakarak etkin çözüm yolları bulabilirsiniz. Bu bakış açısı, sizi başarıya götüren yolları kısaltacak ve çevrenizdeki insanların performanslarını artıracaktır. Düşünün, şimdiye kadar, kaç insanın olumsuz yönlerini anlatarak onun doğruyu bulmasına ve değişmesine yardımcı oldunuz ? Yoksa sadece sizin yanınızda mı o olumsuzlukları sergilemiyorlar. Bu onların artık başarılı veya iyi biri oldukları anlamına gelir mi ? Cezaevleri ekonomik krizlerin olduğu dönemlerde daha fazla doluyor. Neden ? Suçu işlemeden önce biliyoruz ama çaresizlik veya bir anlık hata aynı sonucu doğuruyor. Bizde bunu haber yapıyoruz ? Haber olana kadar ki hiçbir süreçte yokuz veya olumsuzluklarla veya benzer haberlerle suçu normal hale getirdiğimizin farkında değiliz. Eee suç oluşunca ordayız ve suçluyu yerden yere vurarak ona iyi olması için neden oluşturuyoruz öyle mi ? Yok bir şey. Şimdiye kadar kaç kurban bayramı geçti bir düşünün. Bu görüntüler oluşmasın diye yapılan yayınların kaçı doğru sonucu doğurdu ? Ama her geçen gün, olumsuz görüntü sayısı azaldı diyeceksiniz. Acaba gerçekten öyle mi ?  Yoksa biz mi aynı görüntüleri fazlasıyla vermekten sıkıldık ? Kaç insan dini bir görevini yerine getirirken suç işlemek veya bu tür olumsuz ortamlarda bulunmak ister ? Medyanın görevlerinden biri toplum veya birey için problem olan unsuru ortadan kaldırmak için tarafları ilgili kurum ve kuruluşlarla bir araya getirerek çözüm bulunmasına yardımcı olmak değil mi ? O zaman Hükümet, Belediyeler ve Diyanet ile bir araya gelinerek projeler üretilebilir ve bunlar pilot uygulamalarla hayata geçirilir. Sonra da genele yayılır. Bunu magazin basını yapmazsa kendini haber medyası olarak görenler yapmalıdır. Ama önce bu tür konulara olumlu tarafından bakmayı öğrenelim. İşte bir fırsat, demir tavında dövülür müş. Kurban Bayramı yeni bitti. Geriye olumsuz olarak bıraktıkları ortada ve gelecek yıl bunları yaşamamak için çözüm zamanı. Yoksa bu yıl başlayan belediye ve vakıf çözümleri konuyu başka bir yere taşıyacak. Sonra bizde bunları haber yaparak yine bulamıyacağımız iyiyi ve doğruyu arıyacağız... 

Pazar, Aralık 07, 2008

Sen Mutlu Ol Diye....

Aslında okuduğum hiç bir kitabın yazarını hatırlamıyorum. Ezberimde öyle kuvvetli değildir. Konuşurken aklıma gelen kelimeleri yan yana nasıl diziyorum onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şeyler var ama onları da şu an da ilgili kelimelerle yanyana dizerek anlatamıyorum. Oldukça uzun bir iş hayatım oldu. Çok çalıştım falan. Hep o bilindik hikayelerden işte. Sonra kimse bana yardım etmedi diye devam ediyor. Kaç film seyrettim onu da hatırlamıyorum. Oyuncuları kim di, ne zaman çevrildi. Yönetmeni, mekanı... Sinematografik açıdan bakınca hangi kareleri film afişinde kullanmışlardı.  Hiç ama hiçbirini hatırlamıyorum. Sizin gibi hatırlamak için çok uğraştım ama olmadı, başaramadım. Beynimin bir yerlerinde ilgili dosyalara kayıtlı olduğunu biliyorum. Belki de dosyaların adını bilmediğim için aklıma gelmiyorlar. Belki de konuşurken o yüzden felsefi bir hava oluşturuyor dinleyenlerde. Çok şey yaşayan, çok okuyan, çok gözlemleyen, çok konuşan biri nasıl olurda kendini anlatmak istemez. Örnekleri hep kendine bağlayıp, neden yanlış anlaşılmaktan yorulmaz. Başladığı konuşmasının ortasında bundan vazgeçip neden anlaşılmaz oluverir. Şimdi bunların hepsi psikolojik bir problemmiş gibi duruyor değil mi. Aslında değil. Bu bir kendini bulma çabası da değil. Kendini bulmak isteyen kişi birşeyler arar. Oysa şu anda yaşadığım ortam da hiçbir sorunun cevabını aramıyorum. Sadece yaşıyorum. Çoğunu istediğim için değil. Önüme çıktıkları için yaşıyorum. Çünkü bazı şeylerin benimle değil, yaratılışımla ilgili olduğunu biliyorum. Ben sadece önüme çıkanları istediğim gibi neden yaşayamadığım düşünüyorum. Bunların bir çoğu benimle ilgili olmalı. Anlatamadığım, satamadığım bir şeyler olmalı. Etrafımdaki insanların içinde ya normal ya da normal üstü insanlar var. Kendimi hiç sınıflandırmadım. Çünkü, sınıflandırsam, normalin altında değerlendirebilirim. Bazen konuşurken, karşımdakini düşüncesi önemsizleşiyor. Neden bilmiyorum. Ama eminim bunları düşünmemin zamanı değil. Yoksa neden diye sorduğumda mutlaka bir cevabı olurdu. Kendime şaşırdığım zamanlarda teşekkür etmekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Teşekkür ederim Tanrım, yaratıcılığının önünde bir kez daha saygıyla ve büyük bir hayranlıkla secde ediyorum. İnsanların kendi oluşturdukları politikalarla, doktirinlerle, yaşamasına dayanamıyorum, üzülüyorum. Neden doktirinler bu kadar önemli. Yada önemli olsunlar. İnsan kendi politikasını bir başına oluşturamaz. Bir yönetici çalışanlarının hiçbirinin kendisi ile aynı düşünceleri paylaşmadığını bilir. Çünkü kişi, bağımsız ve tek bir bireydir. Öyle yaratılmıştır. Kendi olarak doğar ve kendi olarak ölür. Seçimlerini kendi yapar. Kararlarını kendi verir. Yargılanması da kendi başınadır. Hiç birlikte aynı şeyi, aynı şekilde yapan ve aynı cezayı veya ödülü alan kimse gördünüz mü ? Biri mutlaka diğerinden farklı bir şey yapmıştır. Ödül ve ceza bir son olduğu için aynıdır. Aynı olmak zorundadır. Düşünsenize son olmasaydı, ne anlamı kalırdı yaşamın. Hedeflerin ve yaşamanın nasıl bir anlamı olurdu ? Bir filmi seyerederken, bir kitabı okurken veya birini dinlerken sonunu niye bu kadar merak ediyoruz. Son olmasaydı, sevgi ve nefret nasıl bu kadar yakın hissedilirdi. İyi ve kötü, nasıl kendini aynı görürdü.  Ceza, nasıl bir son olabilirdi ? İnsan basit bir yaşamı nasıl bu kadar zorlaştırabilirdi ?

Hatırlamıyorum gerçekten politikacıların temel aldığı düşünceleri. Önemi yok gerçekten o sözleri kimin söylediğinin. Yıllar önce söylenmiş güzel bir söz, bugün anlatmak istediğin duygu ve düşünceleri çok iyi ifade ediyorsa söyle kurtul. İzin alman gerekmiyor. Çünkü onları sen söylediğinde başına, ortasına ve sonuna mutlaka birşeyler ekliyorsun unutma.

Yaşamak için çalışmak gerekiyor. Çünkü birşeyleri satın almadan yaşayamıyorsun. Bir şeyleri satın almak içinse para kazanman gerekiyor. Yani çalışmak, para kazanmak demek. Çünkü çalışmak üretmek demek. Üretmek, satacak birşeylerin var demek.  Satacak birşeylerin varsa mutlaka satın alacak birileri var demek. Dikkat ettiniz mi ? Hiçbir şey karşılıksız değil. Hiçbir şey boşa üretilmiş, yaratılmış değil. Bir şey üretiyorsun, bir alıcı çıkıyor. Satıyorsun, bir de belge veriyorsun, sana ait olduğunu belgelemek için. Yani satın alan sana, ben bunu aldım demiyor. Sen sattım diyorsun, işte bu da kanıtı. Üretiyorsun ama satana kadar belgeleyemiyorsun tuhaf değil mi. Ürettiğine yakından baktığında yeni değil farklı bir şey olduğunu anlıyorsun. Çünkü onu anlatmak için kullandığın kelimeleria zaten biliyoruz. Bildiğimiz kelimelerle anlatılan bir şey nasıl yeni olabilir ? Biz kelimelerin yerlerini veya anlamlarını değiştirmeye çalışıyoruz. Ama olmuyor. Neden ? Çünkü yeni bir şey yapabildiğimizi göstermek istiyoruz. Bu bir süper ego aslında. Yoksa yeni değil. Hani bir örnek vardır. Zlu kabilesinde uzak kelimesi, çocuğu ağladığında annesinin onu duyamıyacağı yer olarak kullanılırmış ya işte öyle. İkisi de uzak ama biri sadece dört harf. Anlam aynı.

Yaşamak için tek başına olman gerekiyor unutma. Başarı ne kadar çalıştığın ve ürettiğinle ilgili. Bunu da daha fazla şeye sahip olmak için yapıyorsun. Hayatın anlamını aramana gerek yok. Yaratıldığında o anlam zaten vardı unutma. Sen sende var olan bir şeyi arıyorsun. Olmayan bir şeyi bulman ise imkansız. Var olanı bulduğunda pazılın parçalarını yan yana getirdiğin ve anlamlı olduğu için mutlusun. Mutlu olmak için sürekli aramak zorunda değilsin ? Yada sürekli bir şeyleri yanyana getirip diğer insanlardan daha anlamlı olmuyorsun. Sen bir sonraki parçayı bulana kadar öyle sanıyorsun. Ürettiklerinin bir anlamı var. Söylediklerinin ve yazdıklarınında. Ama bunları senin yapmış olmanın bir anlamı yok. Sen istiyorsun ki benim olsun. Oysa söylediğinde senin olmuyor. Sen mutlu oluyorsun diye belki de kimse o anı bozmak istemiyor. Hani bu günlerde tekrar hatırladığımız olumlu tutum geliştirme çabamız varya işte ondan. Oysa iyilik, mutluluk sen doğarken seninle doğdu. Kötülük sonradan tanıştığımız bir şey. Bu yüzden tanımı iyi olmayan demek. İnsan neye benziyor, nasıl yani diye öğrenmiyormu herşeyi. Bir düşün o zaman. Olumlu tutum doğuştan gelen, olumsuzluklar ise sonradan kazanılan. O yüzden kötü olmak çok kolay. Çünkü güzeli, iyiyi, mutluluğu doğuştan getiriyorsun. Kötüyü ise sonradan öğreniyorsun. Öğrenilen şeyler kolay unutulmaz bilirisin. Kötülük o yüzden bir savunma biçimi ve daha iyi anlaşılmak için kullanılıyor ne garip.

Yaratılışa, bugüne ve yarına dair bir kitap okuyorum. Bazı şeylerin anlamını hala bilmesemde, hiçbir karşılığını bulamasamda, bulacağım güne kadar okumaya devam edeceğim. Her bulduğum anlam, benimle bizimle bu hayat arasında daha kolay yaşamak için. Mutluluğu, iyiliği, güzelliği anlayabilmek, anlatabilmek için. Daha yaşanır kılmak için hayatı. Ya da yaşanır kılanın söylendiği gibi yaşamak için. Ayrıldığımız nokta bu olmasa gerek. Herşey insan içinse, kişilerin olayların söylenildiği kadar nasıl derin bir anlamı olabilirki ?  Hayatı anlamsızlaştırırsan yaşamak için bir anlama ihtiyacı olur. İşte sen o anlamı arıyorsun, mutluluğu değil. Anlamı bulduğunda mutlu olacağının kaçınılmaz olduğunu bildiğin kadar arıyorsun. Önemli olan söylenenler, kimin söylediği veya yazdığının önemi yok. İsim yazmaya veya öğrenmeye başlasan bunun sonu nereye varır bir düşün ? Sonra hangisi daha önemli diye düşünmez mi insan ? Sonra her konuşmaya başladığında birinden söz etmek zorunda kalmak önemsizleştirmez mi seni ? Kitapta zaten en önemlileri yazıyor. Okuman yeter. Gerisi sadece insan. Olaylar, birşeyleri açıklamak için. Tasvirler, neye benzediğini anlamak için. Ama hepsi sen mutlu ol diye. Daha yaşanır hale getir diye sana verilen hayatı. 
Marka, yeni bir şey değil sadece daha kolay hatırlama için bir tanımlama, bir kısaltma unutma. Pazarlama ise daha kolay satınalma o kadar. Ürettiklerimiz çalışmak ve hak etmek için bir neden aslında. Yani bir araç. Bir nedenden başka bir nedene varabilmek için bir yol. Yoksa nasıl anlıyacağız ne kadar yol aldığımızı. Bizden öncekilerden aldığımız bilgiyi nereden aldığımızı ve nereye taşıdığımızı nasıl anlayacak bizden sonrakiler. Yoksa nereden, nasıl başlarlardı yaşamaya. Dedim ya işte, biz sadece biziz. İsmimiz değil önemli olan, sadece yaptıklarımız ve söylediklerimiz hepsi o. İsimleri yaptıklar ve söyledikleri ile birleştiren, kayda geçen var zaten. Günü geldiğinde hesap soracak olanda o biz değiliz. Bize sadece söylenini yapmak ve mutlu yaşamak kalıyor hepsi o. Bebelere bir bakın isterseniz. Mutlu olmak için birşeyleri bilmeleri gerekmiyor. Seninde birşeyleri araman gerekmiyor inan. Bütün soruların cevabı sende. Herşey sen mutlu ol diye. 

Salı, Kasım 18, 2008

Medya Terörü

Son aylarda medyanın kendi arasında yaşadıklarına artık bir dur demek gerekiyor. Dur diyebilmek içinde önce bunun bir adını koyalım. Bunun adı e-y-g muhtıra değil medya terörü dür.  Gerçi sayın Veysel Batmaz, Nuriye Akman röportajında "...reyting terörü, silahlı terörden daha tehlikeli..." demiş. Oysa, reyting terörünün ana nedeni, medya terörüdür. Reyting terörü, bunun sadece alt açılımlarından biridir. Bunun bir ülke için normal terörden çok daha vahim sonuçlar doğurabileceği bütün uzmanlar biliyor. Yanlış anlaşılmasın bu terörü medya isteyerek ve sonuçlarının nereye varacağını hesap ederek çıkardı demiyorum ama sonuçları ortada.  
Ülke medyamız her gün daha fazla alanını kendi terörüne ayırıyor. Yani konuyu topluma mal etmeye çalışıyor ve taraf olmasını istiyor. Aynı zamanda kendi okurunu aptal yerine koyuyor. Sormak gerekiyor, medyanın kendi arasında yaşadığı bu seviyesiz ilişkide kamuoyunun rolü nedir ? Hergün bütçesinden otuz, kırk kuruş ayırarak dünyadan ve ülkesinden haber almak ve yorum okumak isteyen tüketiciye, kendi aralarındaki seviyesiz sözleri haber, patronlarını temize çıkarmak için yazılan yazıları da yorum diye sunmak ve sonrada vaktinizi aldık özür dileriz diyerek alkış beklemenin başka bir tanımı olabilir mi ? Sevgili medya, bu tüketici size kendi aranızdaki bu tanımsız ilişkiyi okumak için mi bedel ödüyor ? Bundan emin misiniz ? Araştırmalar hiçte öyle söylemiyor. En son Zaman'ın Millward Brown'a yaptırdığı araştırmanın paylaştığı kadarına bakarsanız cevabını orada görürsünüz. Ya da bu ülke insanının ne zamandan beri Posta okuduğuna ve televizyonda magazin ve dizi seyrettiğne bakmanız yeterli. Posta, bir ihtiyaçtan mı yoksa bir tepkiden mi bugünkü büyük başarısını elde etmiştir ? Bunları araştırdığınız da ulaştığınız sonuçlar ancak size mesleğinizdeki doğru yolu gösterebilir. İslamiyet, Atatürk,  Alevilik, Kürtçülükle daha ne kadar dış güçlerinin ekmeğine bal süreceksiniz.  Daha ne kadar, sokakta yaşanmayanları yazacak ve yazdıklarınızın da yaşanması için hiç bir masraftan kaçınmayacaksınız ? 
Peki bu terörü kim durdurabilir ? Evet, medyanın yöneticileri ve patronları. Ama öncelikle yöneticileri. Düşünsenize medya patronları değişiyor ama terör bitmiyor, üslup değişmiyor. Çünkü klavye hep aynı insanların elinde. Yeni gelenlerde zorunlu olarak hızla onların arasına karışıyor. Bu ülkede yasama, yargı, yürütme hatta hükümet medyanın iki satırının arasına bakıyor. İstediği zaman 3Y'nin koruyucularına istediği gündemi tartıştırıyor. İstediği zaman meclisine ve vekillerine dondurma külahını uzatarak istediği demeçleri alıyor. İstediği yaptırabilmek için ülkesini, devletini vatandaşını hiç düşünmeden yaftalayarak dünyaya afişe edebiliyor. Bunun bitmesi için  gerçekten istemesi gerekiyor. Tüketici, bu seviyesiz ilişkinin ana nedeninin ticari bir rant kavgası ve kaygısı olduğunu, bunun da kendisinin verdiği vergilerle ayakta duran tek cumhuriyet, tek bayrak ve tek devletten elde edildiğini biliyor. Yani ülkenin medyası son yirmi yılda işi gücü bıraktı devletini mi soymaya çalışıyor ? Öyleyse bu rant ve sebeb olduğu medya terörü, ülkeyi yok edene kadar sürecek mi ? O gün  inançtan, laiklikten, cumhuriyet ve bayraktan yani devletten geriye ne kalacak ? Peki o gün yazılarınızı yine  St.German'deki veya Teşvikiye'deki o ünlü cafelerden aynı heyecanla yazabilecek misiniz ?