Cumartesi, Ocak 31, 2009

Eyvah Türkler Davos'ta...

Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki sert üslubu haftaya damgasını vurdu. Medyada birçok kişi Başbakan'ın bu tutumunu ve bitmekte olan oturumu terk etmesini olumlu karşılarken, birçok kişide olumsuz eleştirilerde bulundu. Bazı kişiler ise olayın hem olumlu, hemde olumsuz tarafları değerlendirerek adalet dağıtma görevini üstlendiler. Konunun üzerinden yeterli süre geçtiğini düşünerek bir değerlendirmede ben yapmak istiyorum. Bu olayda Türk TV'leri yeterli uluslararası tecrübeye sahip olmadıklarını bir kez daha belgelediler. Haberi nasıl vereceklerine, nerede duracaklarına ve nasıl devam etmeleri gerektiğine bir türlü karar veremediler. Haberi bir ara tam bir televole magazini boyutuna indirgediler. Böyle olunca da akıllarından hiç çıkmayan rating korkusuyla başbaşa kaldılar ve sürekli birilerine bağlanarak değerlendirmeler almak istediler. Her değerlendirme ile akılları biraz daha karıştırdılar. 

Özellikle haber kanalıyım, markayım diyenlerin siyaset ve medya dünyasından ilk bağlandıklarının başbakan muhalifleri olması oldukça düşündürücüydü. Yüzde kırkyedi ile Türk Halkından temsil yetkisi alan bir başbakanın, bu olay karşısında, halkının beklentilerine göre bir davranışta bulunmasını normal karşılamak gerekirken konu TV'lerde siyasi malzemeye dönüştürüldü. Her uzatılan mikrofona fırsat bu fırsattır, reklamın iyisi kötüsü olmaz diye sansasyonel konuşarak diğer kanallarda beni arasın onlara da birşeyler söyleyeyim diyenler yanılmadı. Kendini bilenin gelişmeler devam ederken konuşmadığı bir ortamda, gidecek başka kapınız da olamazdı zaten. 
Yapılması gereken, canlı yayına devam etmek ve gelişmeler devam ederken yorum yapmaktan kaçınmak ve gelişmelere göre doğru kişilere ulaşarak doğru soruları sormaktı. Bu yapılmış olsaydı böyle bir fırsat, marka pazarlamaya çevirilebilirdi. Ama elimizi yüzümüze bulaştırdık. Günde dörtbuçuk milyon gazete satın alan ve 4,2 saat TV seyreden bir ülkenin durumuna bakın. Kullandığımız teknoloji ile dünya sıralamasında üst sıralarda iken, yaptığımız habercilikte ilk elliye bile girememiz bundan olsa gerek. Ne demiş atalarımız "Aynası iştir kişinin lafa (teknolojiye) bakılmaz " İşte böyle, sonuç budur.  

İsrail'de genel, Türkiye'de yerel seçimlerin yaklaştığı bir ortamda, bir panel için Beyaz Saray'a bağlanmadıkları kaldı. İsrail TV'lerine kadar bağlandık. Ama şu ana kadar bizim mecralarımıza bağlanarak görüş alan bir İsrail TV kanalı duymadık. Olay, ülkeler arasında savaş çıkabilir havasına sokuldu. TV'lerini o an açanlar birazdan ülkeler büyükelçilerini çekecek ve sabah'ta savaş başlıyacak duygusuna kapıldılar. 

Oysa neden ve niçinleri belli olan bir paneldi. Hararetli geçeceğini herkes biliyordu. Bu nedenle zaten birçok ülkede paneli canlı yayınlanıyordu. Türkiye'nin Başbakanı da, mazlumken herkesten koruduğumuz bir toplumun bugünkü hükümetinin müslüman kadınlarımızı ve çocuklarımızı katletmesini içimize sindiremiyeceğimizi ve yaptıklarının bir insanlık suçu olduğunu, bunu durdurarak, halkından oy almış kişileri tanımasını ve barış için onlarla masaya oturması gerektiğini tüm dünyanın gözleri önünde kendilerine bir kez daha söylemişti. Ancak kimse, bir Türk Ermeni torununun olan başarılı bir gazeteci moderatörün soykırım ve katliamın karşısında durmak yerine, Perez'e çanak tutacağını bilemezdi. Masum çocuk ve kadınların öldürüldüğü bir katliamın konuşulduğu panelde süre doldu diyerek izleyenleri akşam yemeğine gönderilmeye çalışılması tam bir densizlikti. Moderatör'de bir basın mensubuydu ama tarafsız değildi. 

Uluslararası mecralar haberi (canlı yayınlayanlar hariç )  alt yazı ve yorumsuz verdiler. Neden ? Çünkü olay sıcaktı ve gelişmeler devam ediyordu. Şimdi burada sorulması gereken soru; Davos'ta bu konu programa hangi amacla konulmuştu ? Ana konusu Global Kriz olan bir toplantıda, Gazze Katliamı, akşam yemeği öncesinde bir saatlik bir panel konusu muydu ? İlk sorunun cevabını dün Referans Gazetesi verdi. Konuyu Başbakan iki hafta önce önermiş ve kabul edilmişti. Oturumu da Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Başkanı Klaus Schwad yönetecekti. Ancak iki gün önce toplantı moderatörünün Schwad değil, ataları Türkiye Ermenisi olan ve soykırımı Türkiye kabul etmelidir diyen başarılı Amerikalı gazeteci David Ignatius olduğu bildirilmiş ve itiraz edilmesine rağmen moderatör değiştirilmemişti. Yani başbakan bile bile itiraz ettiği bir kişinin moderatörlüğünde konuşmayı kabul etmişti.  
Herhalde, böyle hassas bir konuyu Davos programına aldırmakla dünya kamuoyunun ilgisini bir saatliğine bile olsa bir kez daha Gazze'deki katliamlara çekeceğini ve barış sürecinde olumlu adımlar atılabileceğini düşünmüştü.  

İkinci soru, böyle bir toplantıda tarafların doğru seçilip seçilmediğiydi. Birleşmiş Milletler Temsilcisi, Türkiye Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanı'nın olduğu bir toplantıda Mısır'ın olması yadırganamaz ama Filistin'i temsilen kimsenin olmaması düşündürücüydü. Nedenini hala bilmiyoruz. Ama bunu İsrail istemediyse bu daha da düşündürücüdür. Peki böyle bir katılımcı grubunun olduğu bir toplantıdan taraflar nasıl bir sonuç bekleniyordu ? Herhalde Dünya, İsrail'in bir soykırım  yaptığını ve insanlık suçu işlediğini, seksenbeş yaşında ve dilin kemiği olmadığını en iyi bilen yaşlı kurt bir yahudiden itiraf etmesini beklemiyordu. Perez, böyle bir toplantıya katılmakla, yaptıklarının bir soykırım değil savunma olduğunu anlatma fırsatı buldu. Hatta rolünü o kadar iyi ezberlemişti ki, tüm seviyeleri aşarak mağdurun asıl kendileri olduğunu haykırdı ve neredeyse dinleyenleri ağlatacaktı. Ayrıca Perez'in bu toplantıya katılmaktaki diğer bir amacı ise İsrail dışında yaşayan ve bu katliamı yanlış bulan yahudilere bir mesaj vermek olabilirdi. Perez ayrıca rolünü oynarken Türkiye Başbakanı'nı duygusallaştırarak hata yapmaya zorlamak istemişti. Bu nedenle BM ve Mısır Temsilcisine değil de Erdoğan'a dönerek ve parmak göstererek konuştu. Bu sonucu, Perez'in ve Erdoğan'ın uluslararası tecrübelerini göz önüne alarak siz de çıkarabilirsiniz. Hatırlarsanız Perez, Erdoğan'ın o sert çıkışlarında hiç tepki ve renk vermedi. Sonra da yanlış anlaşılmaktan üzüntü duyduğunu, çıkışlarının şahsi olmadığını, duyulmadığını düşündüğü için yüksek sesle konuştuğunu... falan söyleyerek planının başarıya ulaştığı mesajını verdi. Ama belki de kestiremediği Başbakan Erdoğan'ın "siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz", "...kadın ve çocukları nasıl öldürdüğünüzü çok iyi biliyoruz" ve  " bana bizzat tankların üzerinde Filistin'e girerken birbaşka mutlu oluyorum diyen başbakanlarınız var" cümleleriydi. 

Tüm dünya daha dün, İspanya ve Almanya'dan kaçanlara kucak açan ve koruyan Osmanlı ruhunun, torunları olan Türklerin kanlarında akmaya devam ettiğine şahit oldu. Dün kucak açtıklarımızın bir zamanlar Osmanlı toprağı olan yerlerde hele müslüman kardeşlerimizin katledilmesine asla seyirci kalamıyacağını ve izin vermiyeceği hissettirdi. Aynı durum yahudilerin başına gelse yine karşısında bizi bulacağını tekrarladı. Bunu başbakanını havalimanına karşılayarakta gösterdi. 

Bir paneli bu kadar abartmak ancak bizim medyamız tarafından başarılabilirdi ve başarıldı da. Ne zaman medyamız Erdoğan'ın karşısında dursa, olaylardan en fazla olumlu puanı Erdoğan alır oldu. Kural yine değişmedi. Erdoğan'da temsil ettiği halkının ve temsil etmediği halkların takdirini kazandı. Medyamız ise istemeden de olsa tüm dünya medyasının ve kamuoyunun dikkatini bu olaya çekerek Türkiye'nin tanıtımına ve Erdoğan'ın kahramanlaşmasına katkıda bulundu. Diğer taraftan kendimizi, ülkemizi ve temsilcilerimizi bu kadar fütursuzca eleştirerek dünya medyasına örnek olmaya da devam ediyoruz. Bu tür bir medyayı Amerika'da, İngiltere'de, Japonya'da ve Çin'de göremezsiniz. Neden acaba ?  

Son soru ise panelde Başbakanımız Erdoğan değil de Baykal olsaydı durum daha mı farklı olurdu ? Evet hem farklı hem de çok daha sert olurdu. Çünkü Erdoğan'dan çok fazla siyasi geçmişi ve tecrübesi olan Baykal'ın kullanılan üslubuda çok iyi bildiği düşünüldüğünde, toplantıyı terk etmeden önce farklı ama daha ağır ifadelerle bu seviyesizliğin altında kalmayacağına inanıyorum. Ama Erdoğan kadar hayranlık uyandırıcı ve inandırıcı olur muydu onu bilemem ama havalimanında bir o kadar insan tarafından sevgiyle karşılanırdı. 

Dünya, krizin hala derinleşen yapısı içinde kapitalizmi ve  özel sektör-hükümet rollerini yeniden tanımlarken Türkiye'nin bu yeni dünyada adından çokca söz edilecek önemli ülkelerin başında geldiğini bir kez daha hatırladı. Evet "...Türkler geliyor..."

Salı, Ocak 20, 2009

Ertuğrul Özkök'ü Eleştirmek

Hergün bayiden aldığım iki gazetenin içinde ilk okuduğum köşe yazısı Pazartesileri hariç Ertuğrul Özkök'e ait. Pazartesi günleri de Ekrem Dumanlı’nın medya yazılarını okurum. Ertuğrul Özkök’ü onbeş yıldır haftanın altı günü okumama rağmen tabi ki katılmadığım hatta olumsuz eleştirdiğim bir çok yazısı vardır. Ama ülkemizin en önemli gazetesinde en zor köşeyi yazan ve bunu ısrarla devam ettirebilen bir kişinin önce takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Beni tanımayanlar için amacımın, ne Hürriyet’in ne de kendisinin reklamını yapmak olmadığını söylemeliyim. Buna ne onların ne de benim ihtiyacımız var. Eğer bir tanım yapmak isterseniz bunu başarılı kurum ve kişiye saygı duymak olarak isimlendirebilirsiniz.

Özkök’ün yazılarının çok azında gerçek duygu ve düşüncelerini görebildiğimi düşünüyorum. Onu okurken kelimelerinin arasında kaybolan her kelimeyi her şapkasıyla tekrar okuyan yalnız bir adam görüyorum. Sanki kimse onu anlamıyormuş gibi. O’da bunun farkındaymış ve yapacakta fazla bir şeyi olmadığı için kafasına göre yaşıyormuş gibi. Bunu uzun yıllar yazdıklarını takip eden bir iletişimci olarak söylüyorum ha. Siz buna tarifsiz bir üslup veya yıllardır çok şapkalı yaşamın arabeski diyebilirsiniz. Şapka derken de buradaki doğru kelimenin kimlik değil şapka olduğunun altını çiziyorum. Şapka sayısının çokluğunu laf olsun diye de söylemedim bilesiniz. Ayrıca kendisini diğer yayın yönetmenleri ile hele hele o köşerlerle karşılaştırılmasını haksızlık olarak değerlendiririm. Bunun kendisinden önce biz gazete okurlarına bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Evet her genel yayın yönetmeninin içinde mutlaka bir köşer gizlidir. Ama günün birinde ya köşerlikten ya da genel yayın yönetmenliğinden vazgeçmemişler midir ? Ama Özkök, yıllardır her ikisini birden her ahval ve şeraite rağmen yapmaya devam etmiştir.

Ülkemizdeki hiçbir genel yayın yönetmeninin Özkök kadar çok şapkası (kimlik değil) yoktur belki. Yazdıklarını okuduğunuzda aynı anda farklı farklı şapkaları bir arada ustalıkla (aynı zamanda sosyolog ya) kullandığını görebilir ve bu özelliğinden dolayı da onu düzeysizce eleştirebilirsiniz. Hatta aynı konuda yazdığı bir sonraki farklı yazısını buna örnek olarak da gösterebilirsiniz. Bu yazdıklarına bakarak kendisini şapkasız veya daha medyatik laflarla eleştirebilirsiniz. Ama bu sizin doğru olduğunuz anlamına gelmez unutmayın.

Eğer olumsuz eleştirmek istiyorsanız, Hürriyet gibi bir gazetede yazan genel yayın yönetmeninin, neyi nasıl niçin yazdığından çok, bunların ne kadarının onun gerçek duygu ve düşüncesi olduğunu sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Neden kendi ismiyle grubunun fikirlerini yazdığını araştırabilirsiniz. Peki ismini kullanmasa herşey normal mi olacak diyebilirsiniz. Evet normal olacak. Kendisinin çok şapkası olması ne kadar normal ise o kadar normal olacak. 

İsmiyle yazdığı yazılarda kendi görüşlerini, isimsiz yazdıklarında ise grubunun görüşünü yansıtmasında bir sakınca olamaz. Yani reklamın haberden ayırmak için koyduğumuz zorunlu “Bu bir reklamdır” ifadesi gibi.

Diğer taraftan yıllardır bu kadar zor bir görevi ısrarla yapmaya çalışan bir yöneticinin hala nasıl kendisi olmaya devam edebildiğini tartışabiliriz. Hürriyet’in genel yayın yönetmeni başka biri olsaydı, Hürriyet’in ve ülkenin son onbeş yılının farklı olup olmayacağını sorgulayabiliriz.

Gazetecilerin yıllarca çalışıp genel yayın yönetmen olduktan sonra neden okur ve reklamveren gözünde popülerliliklerini yitirdiklerini ve bunun dünyadaki örneklerini araştırabiliriz.

Genel yayın yönetmenliği sırasında düzenli köşe yazarlığı yapan yöneticilerin kaçının zirvedeyken görevi başka bir arkadaşına teslim ettiğini tartışabiliriz. Yirmialtı yaş ortalaması ile Avrupa ve Amerika’nın çok altında olan bir ülkede medyaya güvensizliğin ne kadarının genel yayın yönetmenlerinden kaynaklandığını araştırabiliriz… Yani asıl konu bireysel değil anlatabildim mi ? Olamaz da. Olmamalı da.

Özet olarak artık ülkemizde gazete mecrasını Hürriyet, gazeteciliği de Özkök üzerinden değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Bu onlar için ne kadar gurur verici ise rakipleri, reklamverenler ve okurlar için de eminim o kadar düşündürücü. Düşündürücü de olmalı. Çünkü rakiplerinin açık ara önünde olması karlı ama sağlıklı değil. Tabiki bu farkın yıllardır kapanmamasının Özkök’e maddi ve manevi getirileri olacak. O da bundan keyif alacak ve bunu bize hissettirecek. Başarılı kurum ve kişilerin keyif ve mütevazilik şekline de saygı duymalıyız. Bu arada, oraya adaysanız sizde keyif ve mütevazilik çizginizi çok geç olmadan belirlemelisiniz.

Çok şapkalı yazılarını okuduğunuzda, başarısızlığın hırsıyla hareket etmemeli, yazıda sürekli uygunsuz bir şeyler aramamalısınız. Bunun yerine rakiplerinin neden güçlü ve başarılı olamadığını sorgulayabiliriz.

Çokomik gibi her yerde onu görmek ve düzenli cevap vermek yerine hedeflerinize ve kendi işinize bakabilirsiniz. Eminim önümüze baktığınızda, Hürriyet ve onun çok şapkalı genel yayın yönetmeni de yıllardır özlemini duyduğu gerçek rakiplerini görebilir ve düşündüğünüz ve varsa olumsuz eleştirdiğiniz bir çok yönünü hızla düzeltiğini görebilirsiniz. Hürriyet’i ve Ertuğrul Özkök’ü beğenmeyebilirsiniz ama bu onları okumanızı engellememeli. Çünkü tam anlamak ve tamamlamak için önce karşınızdaki kişi veya kuruma ve de görüşlerine saygı duymalısınız. Ayrıca, gerçek başarı için onlardan daha çok kişinin beğenisini kazanmalısınız. Elde edemediklerinizi düzenli olarak olumsuz eleştirir ve kötülerseniz hepsinmin bir bumerank gibi size birgün geri döneceğini unutmamalısınız. 

Eğer kendiniz için istediğinizi başkası içinde isteyebiliyor, olumlu tutum, orta ve uzun vadeli doğru stratejilerle ve asla vazgeçmeyecekseniz işe tekrar başlayabilirsiniz.  O zaman yapacak daha çok işiniz olduğunu görebilir ve kendinizle bir anda barışabilirsiniz. Kendinizle barışmaya ve yaratılışımızın üstün yeteneklerini doğru kullanmaya ne dersiniz ?

Perşembe, Ocak 15, 2009

Hani Bana Salih !

İnsanoğlu olarak yaptıklarımızla yine zor günleri yaşıyoruz. Şu anda bizi en çok etkileyen şu üç konuya bakarmısınız lütfen ! Global Kriz, Gazze ve Ergenekon. Hiçbirinin içinde değiliz ama hepside bizi derinden etkiliyor. Bu olayların altında yatan gerçek 5N1K* ları bilmiyoruz. Bu nedenle de sürekli yeni teoriler üretiyoruz. Çünkü neden bunları yaşadığımıza, yaşamak zorunda olduğumuza inanmak istiyoruz. Belki de bu teorilerimizle ortamı daha da kaotikleştiriyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. 

Biz neden, birileri uzlaşma ararken, çocuklar ölmeye devam ediyor. Biz hesap, birileri yeni ödeme planları yaparken şirketler batıyor, insanlar işsiz kalıyor. Biz düşünürken, birileri derinlere inlemeye, kazmaya devam ediyor. Kazdıkça kara delikler büyüyor ve zincir uzayıp gidiyor. Bu üç olayda sanki birbirinden bağımsız ama birbirini etkileyen bir oyun gibi. Küçük çocukları oyalamak için oynanan beş kardeş oyununa benziyor. Bu oyun, beynimizin ana dosyaları içinde belki de birçok fikre temel oluşturuyor.  Basit ama bir o kadar da insan zekasının sınırlarını zorlayan bir oyun. Ama konu oyun olunca kazananları ve kaybedenleri olan bir yarışa, tartışmaya ve hatta savaşa dönüşebiliyor. Bu zeka karşısında dehşete düşüyor ve korkuyoruz. Gerçi şu sıralar korkarak yazmak çok moda ama benimki o gruba girmiyor, korkmayın. 
Bu beş kardeş oyununun detaylarına indiğimizde umarım sizde bana katılırsınız. Bu oyunu oynamak için 2-4 yaş grubunda bir veya beş çocuk gerekiyor. Ama sayıları beşi geçmemeli. Neden beş ? Çünkü bir elinizde beş parmak var ve  oyunun sonunda parmaklarınızı çocuklara tutturduğunuzda dışarıda kalan olmamalı da ondan. Neden 2-4 yaş arası ? Çünkü ilk öğrenme, anlama, farklı parçaları uygun olarak yanyana getirebilme ve öğrendiklerini asla unutmama, temel alma ve ilk yönetilme yaşı. Unutmayın ilk cümleyi,  yani ilk soruyu siz soruyorsunuz. "Siz beş kardeş oyununu biliyormusun bakiim ? " Verilen cevap "hayır" ise işte oyun başlıyor. 
Sağ elinizin parmakları birbirinden ayırarak, beş parmağınızı gösteriyorsunuz. Sonra da, sol elinizin baş ve işaret parmakları ile baş parmaktan küçük parmağa kadar tek tek uçlarından tutularak sallıyor ve isimleri söylüyorsunuz.  "Bu baş parmak..., bu işaret parmağı..., ... , ve bu da küçük parmak.  Bu beş kardeş birgün karınları açıkmış ve kendilerine yiyecek bulmak için dışarıda araştırmaya başlamışlar. Derken bir yiyecek bulmuşlar. Ama sadece dört kardeşe yetecek kadarmış (oyun ya !). Sonra aralarında konuşmaya ve tartışmaya başlamışlar. Baş parmak demişki  onu ben buldum, büyük parmak demişki, onu ben vurdum, yüzük parmağı demişki onu ben getirdim. Dördüncü parmak demişki onu ben pişirdim.  Küçük parmak boynunu bükmüş ve hani bana, hani bana demiş. Hatırladınız mı ? 

İşte yaşadıklarımızda bu oyuna benzemiyor mu ? Yaşımız büyüse de parmakların yerini farklı şeyler alsada hayatta hep birileri hani bana, hani bana demek zorunda sanki. Oyunun kuralı değişmiyor, değişemiyor. Peki bu oyunun devamında hangi oyunu oynuyorduk, kaybeden hangi oyunda kazanıyordu hatırlıyormusunuz ? Hatırlamıyoruz. Sanki çocuklara öğretilen ilk ve son oyun gibi. Hani, insanoğlunun en çabuk hatırladığı en son aklında kalanmış ya. Öyle işte.  Zaten hayatı bir oyuna benzetirseniz veya bir oyun gibi yaşarsanız ya kazanan olacaksınız ya da kaybeden. Beraberlik kimsenin işine yaramıyor değil mi ? Peki şu güncel deyimi ile kazan-kazan ilişkisine ne oldu ? Aslında kitaplarda yazıyor ve söylenirken kulağa ne hoş geliyor. Ama gerçekte böyle bir şey yok ve olamaz mı diyorsunuz ? 

Oysa, ticarette tek taraflı kazancın adil olmadığını hep problem olduğunu biliyoruz. Tarih sayfaları bu tek taraflı kazananların sonra hızla kaybettiği olaylarla dolu. Bu kişilerin bir süre sonra hep kaybeden olması sizce bir tesadüf olabilir mi ? Yıllarca yüksek pazar payını koruyan bir marka veya şirket hatırlıyormusunuz ?  Peki büyük piyasalarda aynı sektördeki pazar payları arasında farklar neden dramatik değil ? 

Bunlar size de çocukken öğrendiğimiz beş kardeş oyununu hatırlatmıyor mu ?  Açıkta kalmamak için göz açık ol. Unutma, zayıf ve küçük olanlar hep açıkta kalanlardır. Onlardan biri olmak istemiyorsan hep daha fazlasını iste. Aklını çok çalıştır, zengin ol. Zenginlik paradır. Para ise güç ve yönetme. Durmadan hep daha fazlasını iste. Durursan geçilirsin. Durmamak için de arkana bakma ve hep daha ileriyi hedefle, en öndeki ol. Onun içinde daha fazla şeye sahip olma hırsını asla kaybetme. Unutma kazanma ve kaybetme ancak sen öldüğün zaman anlamını kaybeder. Yani sınırı aynıdır.

Yasaları birlikte daha güzel ve problemsiz yaşamak için koyan insanoğlu sonra bu koyduğu kuralları yine kendi elleriyle yıkar. Neden ? Çünkü  insanoğlu içindeki bu hırsı ve nefsiyle olan mücadelede zayıftır. Hedefi aynı olsa ve bir dönem kazansa da sonunda hep kaybeder.  

Global Kriz'de, Filistin'de ve Ergenekon'da hep birileri kazandı, birileri kaybetti değil mi ? Eğer olaylara, hayata bir oyunmuş gibi bakar ve yaşarsanız evet haklısınız. Birileri kazandı, birileri de kaybetti. Kazanmak için koyduğunuz kuralları eğer kendiniz koyuyorsanız, yıkılmaya mahkum olduğunu da kabul etmeniz gerekir. Çünkü sizin doğrularınız sadece onu kazanmak için yani o gün için geçerlidir unutmayın. 
Fazla uzağa gitmeyin çocuklarımızı kendi kurallarımıza göre kaç yıl yönetebildiğinizi bir düşünün ? On bilemediniz onbeş yaşına kadar. Yani altmış yıllık faal hayatınızın sadece dörtte biri kadar. Bu, insan ömründe dört farklı dönem yaşıyor ve görüyor demektir. Peki hepsinde kazanmamız mümkün mü ? İmkansız. 
İnsanın  nefsiyle ve hırsıyla girdiği mücadeleyi kazanmak için yapacağı tek şey onun yenmeye çalışmak ve hep kazanan olmak değil birlikte yaşamayı öğrenmektir. Yani hep birlikte yaşamak. Yani sınav birbirimize karşı değil. Bireysel. Yani kurallar bizden önce konulmuş. Bize düşen Salih olmaya çalışmak. Salih olmanın yolu ise kendimiz için istediğimizi başkaları içinde istemek. Yani, hani bana Salih dedirtmeden yaşamak... 
*5N1K : Ne, Ne Zaman, Nerede, Niçin, Nasıl, Kim

Pazartesi, Aralık 15, 2008

Kurban dan sonra

Bir kurban bayramını daha geride bıraktık. Medyamızda yine kanlı görüntüler vardı. Dini bir bayramın yine olumsuz kareleri haber oldu. Yani başarısızlıkların haberleri yapıldı. Bu na bir de politik başarısızlıklar eklenince bayram sayfaları doldu taştı. Medyamız başta olmak üzere giderek moral değerleri olumsuzluklarla dolu bir ülke olduk çıktık. Herşeyi eleştirir, herşeye olumsuz tarafından bakar olduk. Tabi bu arada herşeyi bilen kişi sayımızda da doğal olarak bir patlama oldu. Artık, medyanın şiddete karşı son kampanyalarına eğitimsizliğin ve bilgisizliğin değil, olumsuzluğun bir sonucu olabilir mi diye de bakmak gerekiyor. Öyle ya, herşeyin mükemmelini aramıyor muyuz ? Mükemmel derken, en iyiyi kast ettiğimin altını çizmek istiyorum. Hatalarımızı en aza indirgeyip sonra da yok etmeye çalışmıyormuyuz ? Peki bunu nasıl yapıyoruz ? Başarısızlıklarımızı ortaya koyup sonra bunları inceleyerek iyi bir toplum ve insan olmaya çalışıyoruz. Oysa bu ne kadar yanlış. Düşünsenize iyiye, kötüyü inceleyerek ulaşmaya çalışıyoruz. Hey hak, nereden nereye geldik misaliyiz! Bir çocuk dünyaya geldiğinde onunla birlikte doğan iyi ve güzelden bahsediyoruz. Peki, olumsuzlukları inceleyerek olumlu hale getirmek mümkün mü ?  "Mükemmeliği, başarısızlığı inceleyip onu tersine çevirerek elde edemezsiniz... Çünkü, mükemmeliyetle başarısızlık çoğu zaman şaşırtıcı derecede birbirine benzer. İstisna olan ortalamadır." Bu sözler bana değil. Gallup'un First, Break All the Rules kitabının yazarı Marcus Buckingham ve Curt Hoffmanna ait. Yeni yüzyılda artık yöneticilere, iyi bir yönetici olmak istiyorsanız lütfen bu dikkat edin deniyor. Yani herşeye olumlu tarafından bakarak etkin çözüm yolları bulabilirsiniz. Bu bakış açısı, sizi başarıya götüren yolları kısaltacak ve çevrenizdeki insanların performanslarını artıracaktır. Düşünün, şimdiye kadar, kaç insanın olumsuz yönlerini anlatarak onun doğruyu bulmasına ve değişmesine yardımcı oldunuz ? Yoksa sadece sizin yanınızda mı o olumsuzlukları sergilemiyorlar. Bu onların artık başarılı veya iyi biri oldukları anlamına gelir mi ? Cezaevleri ekonomik krizlerin olduğu dönemlerde daha fazla doluyor. Neden ? Suçu işlemeden önce biliyoruz ama çaresizlik veya bir anlık hata aynı sonucu doğuruyor. Bizde bunu haber yapıyoruz ? Haber olana kadar ki hiçbir süreçte yokuz veya olumsuzluklarla veya benzer haberlerle suçu normal hale getirdiğimizin farkında değiliz. Eee suç oluşunca ordayız ve suçluyu yerden yere vurarak ona iyi olması için neden oluşturuyoruz öyle mi ? Yok bir şey. Şimdiye kadar kaç kurban bayramı geçti bir düşünün. Bu görüntüler oluşmasın diye yapılan yayınların kaçı doğru sonucu doğurdu ? Ama her geçen gün, olumsuz görüntü sayısı azaldı diyeceksiniz. Acaba gerçekten öyle mi ?  Yoksa biz mi aynı görüntüleri fazlasıyla vermekten sıkıldık ? Kaç insan dini bir görevini yerine getirirken suç işlemek veya bu tür olumsuz ortamlarda bulunmak ister ? Medyanın görevlerinden biri toplum veya birey için problem olan unsuru ortadan kaldırmak için tarafları ilgili kurum ve kuruluşlarla bir araya getirerek çözüm bulunmasına yardımcı olmak değil mi ? O zaman Hükümet, Belediyeler ve Diyanet ile bir araya gelinerek projeler üretilebilir ve bunlar pilot uygulamalarla hayata geçirilir. Sonra da genele yayılır. Bunu magazin basını yapmazsa kendini haber medyası olarak görenler yapmalıdır. Ama önce bu tür konulara olumlu tarafından bakmayı öğrenelim. İşte bir fırsat, demir tavında dövülür müş. Kurban Bayramı yeni bitti. Geriye olumsuz olarak bıraktıkları ortada ve gelecek yıl bunları yaşamamak için çözüm zamanı. Yoksa bu yıl başlayan belediye ve vakıf çözümleri konuyu başka bir yere taşıyacak. Sonra bizde bunları haber yaparak yine bulamıyacağımız iyiyi ve doğruyu arıyacağız... 

Pazar, Aralık 07, 2008

Sen Mutlu Ol Diye....

Aslında okuduğum hiç bir kitabın yazarını hatırlamıyorum. Ezberimde öyle kuvvetli değildir. Konuşurken aklıma gelen kelimeleri yan yana nasıl diziyorum onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şeyler var ama onları da şu an da ilgili kelimelerle yanyana dizerek anlatamıyorum. Oldukça uzun bir iş hayatım oldu. Çok çalıştım falan. Hep o bilindik hikayelerden işte. Sonra kimse bana yardım etmedi diye devam ediyor. Kaç film seyrettim onu da hatırlamıyorum. Oyuncuları kim di, ne zaman çevrildi. Yönetmeni, mekanı... Sinematografik açıdan bakınca hangi kareleri film afişinde kullanmışlardı.  Hiç ama hiçbirini hatırlamıyorum. Sizin gibi hatırlamak için çok uğraştım ama olmadı, başaramadım. Beynimin bir yerlerinde ilgili dosyalara kayıtlı olduğunu biliyorum. Belki de dosyaların adını bilmediğim için aklıma gelmiyorlar. Belki de konuşurken o yüzden felsefi bir hava oluşturuyor dinleyenlerde. Çok şey yaşayan, çok okuyan, çok gözlemleyen, çok konuşan biri nasıl olurda kendini anlatmak istemez. Örnekleri hep kendine bağlayıp, neden yanlış anlaşılmaktan yorulmaz. Başladığı konuşmasının ortasında bundan vazgeçip neden anlaşılmaz oluverir. Şimdi bunların hepsi psikolojik bir problemmiş gibi duruyor değil mi. Aslında değil. Bu bir kendini bulma çabası da değil. Kendini bulmak isteyen kişi birşeyler arar. Oysa şu anda yaşadığım ortam da hiçbir sorunun cevabını aramıyorum. Sadece yaşıyorum. Çoğunu istediğim için değil. Önüme çıktıkları için yaşıyorum. Çünkü bazı şeylerin benimle değil, yaratılışımla ilgili olduğunu biliyorum. Ben sadece önüme çıkanları istediğim gibi neden yaşayamadığım düşünüyorum. Bunların bir çoğu benimle ilgili olmalı. Anlatamadığım, satamadığım bir şeyler olmalı. Etrafımdaki insanların içinde ya normal ya da normal üstü insanlar var. Kendimi hiç sınıflandırmadım. Çünkü, sınıflandırsam, normalin altında değerlendirebilirim. Bazen konuşurken, karşımdakini düşüncesi önemsizleşiyor. Neden bilmiyorum. Ama eminim bunları düşünmemin zamanı değil. Yoksa neden diye sorduğumda mutlaka bir cevabı olurdu. Kendime şaşırdığım zamanlarda teşekkür etmekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Teşekkür ederim Tanrım, yaratıcılığının önünde bir kez daha saygıyla ve büyük bir hayranlıkla secde ediyorum. İnsanların kendi oluşturdukları politikalarla, doktirinlerle, yaşamasına dayanamıyorum, üzülüyorum. Neden doktirinler bu kadar önemli. Yada önemli olsunlar. İnsan kendi politikasını bir başına oluşturamaz. Bir yönetici çalışanlarının hiçbirinin kendisi ile aynı düşünceleri paylaşmadığını bilir. Çünkü kişi, bağımsız ve tek bir bireydir. Öyle yaratılmıştır. Kendi olarak doğar ve kendi olarak ölür. Seçimlerini kendi yapar. Kararlarını kendi verir. Yargılanması da kendi başınadır. Hiç birlikte aynı şeyi, aynı şekilde yapan ve aynı cezayı veya ödülü alan kimse gördünüz mü ? Biri mutlaka diğerinden farklı bir şey yapmıştır. Ödül ve ceza bir son olduğu için aynıdır. Aynı olmak zorundadır. Düşünsenize son olmasaydı, ne anlamı kalırdı yaşamın. Hedeflerin ve yaşamanın nasıl bir anlamı olurdu ? Bir filmi seyerederken, bir kitabı okurken veya birini dinlerken sonunu niye bu kadar merak ediyoruz. Son olmasaydı, sevgi ve nefret nasıl bu kadar yakın hissedilirdi. İyi ve kötü, nasıl kendini aynı görürdü.  Ceza, nasıl bir son olabilirdi ? İnsan basit bir yaşamı nasıl bu kadar zorlaştırabilirdi ?

Hatırlamıyorum gerçekten politikacıların temel aldığı düşünceleri. Önemi yok gerçekten o sözleri kimin söylediğinin. Yıllar önce söylenmiş güzel bir söz, bugün anlatmak istediğin duygu ve düşünceleri çok iyi ifade ediyorsa söyle kurtul. İzin alman gerekmiyor. Çünkü onları sen söylediğinde başına, ortasına ve sonuna mutlaka birşeyler ekliyorsun unutma.

Yaşamak için çalışmak gerekiyor. Çünkü birşeyleri satın almadan yaşayamıyorsun. Bir şeyleri satın almak içinse para kazanman gerekiyor. Yani çalışmak, para kazanmak demek. Çünkü çalışmak üretmek demek. Üretmek, satacak birşeylerin var demek.  Satacak birşeylerin varsa mutlaka satın alacak birileri var demek. Dikkat ettiniz mi ? Hiçbir şey karşılıksız değil. Hiçbir şey boşa üretilmiş, yaratılmış değil. Bir şey üretiyorsun, bir alıcı çıkıyor. Satıyorsun, bir de belge veriyorsun, sana ait olduğunu belgelemek için. Yani satın alan sana, ben bunu aldım demiyor. Sen sattım diyorsun, işte bu da kanıtı. Üretiyorsun ama satana kadar belgeleyemiyorsun tuhaf değil mi. Ürettiğine yakından baktığında yeni değil farklı bir şey olduğunu anlıyorsun. Çünkü onu anlatmak için kullandığın kelimeleria zaten biliyoruz. Bildiğimiz kelimelerle anlatılan bir şey nasıl yeni olabilir ? Biz kelimelerin yerlerini veya anlamlarını değiştirmeye çalışıyoruz. Ama olmuyor. Neden ? Çünkü yeni bir şey yapabildiğimizi göstermek istiyoruz. Bu bir süper ego aslında. Yoksa yeni değil. Hani bir örnek vardır. Zlu kabilesinde uzak kelimesi, çocuğu ağladığında annesinin onu duyamıyacağı yer olarak kullanılırmış ya işte öyle. İkisi de uzak ama biri sadece dört harf. Anlam aynı.

Yaşamak için tek başına olman gerekiyor unutma. Başarı ne kadar çalıştığın ve ürettiğinle ilgili. Bunu da daha fazla şeye sahip olmak için yapıyorsun. Hayatın anlamını aramana gerek yok. Yaratıldığında o anlam zaten vardı unutma. Sen sende var olan bir şeyi arıyorsun. Olmayan bir şeyi bulman ise imkansız. Var olanı bulduğunda pazılın parçalarını yan yana getirdiğin ve anlamlı olduğu için mutlusun. Mutlu olmak için sürekli aramak zorunda değilsin ? Yada sürekli bir şeyleri yanyana getirip diğer insanlardan daha anlamlı olmuyorsun. Sen bir sonraki parçayı bulana kadar öyle sanıyorsun. Ürettiklerinin bir anlamı var. Söylediklerinin ve yazdıklarınında. Ama bunları senin yapmış olmanın bir anlamı yok. Sen istiyorsun ki benim olsun. Oysa söylediğinde senin olmuyor. Sen mutlu oluyorsun diye belki de kimse o anı bozmak istemiyor. Hani bu günlerde tekrar hatırladığımız olumlu tutum geliştirme çabamız varya işte ondan. Oysa iyilik, mutluluk sen doğarken seninle doğdu. Kötülük sonradan tanıştığımız bir şey. Bu yüzden tanımı iyi olmayan demek. İnsan neye benziyor, nasıl yani diye öğrenmiyormu herşeyi. Bir düşün o zaman. Olumlu tutum doğuştan gelen, olumsuzluklar ise sonradan kazanılan. O yüzden kötü olmak çok kolay. Çünkü güzeli, iyiyi, mutluluğu doğuştan getiriyorsun. Kötüyü ise sonradan öğreniyorsun. Öğrenilen şeyler kolay unutulmaz bilirisin. Kötülük o yüzden bir savunma biçimi ve daha iyi anlaşılmak için kullanılıyor ne garip.

Yaratılışa, bugüne ve yarına dair bir kitap okuyorum. Bazı şeylerin anlamını hala bilmesemde, hiçbir karşılığını bulamasamda, bulacağım güne kadar okumaya devam edeceğim. Her bulduğum anlam, benimle bizimle bu hayat arasında daha kolay yaşamak için. Mutluluğu, iyiliği, güzelliği anlayabilmek, anlatabilmek için. Daha yaşanır kılmak için hayatı. Ya da yaşanır kılanın söylendiği gibi yaşamak için. Ayrıldığımız nokta bu olmasa gerek. Herşey insan içinse, kişilerin olayların söylenildiği kadar nasıl derin bir anlamı olabilirki ?  Hayatı anlamsızlaştırırsan yaşamak için bir anlama ihtiyacı olur. İşte sen o anlamı arıyorsun, mutluluğu değil. Anlamı bulduğunda mutlu olacağının kaçınılmaz olduğunu bildiğin kadar arıyorsun. Önemli olan söylenenler, kimin söylediği veya yazdığının önemi yok. İsim yazmaya veya öğrenmeye başlasan bunun sonu nereye varır bir düşün ? Sonra hangisi daha önemli diye düşünmez mi insan ? Sonra her konuşmaya başladığında birinden söz etmek zorunda kalmak önemsizleştirmez mi seni ? Kitapta zaten en önemlileri yazıyor. Okuman yeter. Gerisi sadece insan. Olaylar, birşeyleri açıklamak için. Tasvirler, neye benzediğini anlamak için. Ama hepsi sen mutlu ol diye. Daha yaşanır hale getir diye sana verilen hayatı. 
Marka, yeni bir şey değil sadece daha kolay hatırlama için bir tanımlama, bir kısaltma unutma. Pazarlama ise daha kolay satınalma o kadar. Ürettiklerimiz çalışmak ve hak etmek için bir neden aslında. Yani bir araç. Bir nedenden başka bir nedene varabilmek için bir yol. Yoksa nasıl anlıyacağız ne kadar yol aldığımızı. Bizden öncekilerden aldığımız bilgiyi nereden aldığımızı ve nereye taşıdığımızı nasıl anlayacak bizden sonrakiler. Yoksa nereden, nasıl başlarlardı yaşamaya. Dedim ya işte, biz sadece biziz. İsmimiz değil önemli olan, sadece yaptıklarımız ve söylediklerimiz hepsi o. İsimleri yaptıklar ve söyledikleri ile birleştiren, kayda geçen var zaten. Günü geldiğinde hesap soracak olanda o biz değiliz. Bize sadece söylenini yapmak ve mutlu yaşamak kalıyor hepsi o. Bebelere bir bakın isterseniz. Mutlu olmak için birşeyleri bilmeleri gerekmiyor. Seninde birşeyleri araman gerekmiyor inan. Bütün soruların cevabı sende. Herşey sen mutlu ol diye. 

Salı, Kasım 18, 2008

Medya Terörü

Son aylarda medyanın kendi arasında yaşadıklarına artık bir dur demek gerekiyor. Dur diyebilmek içinde önce bunun bir adını koyalım. Bunun adı e-y-g muhtıra değil medya terörü dür.  Gerçi sayın Veysel Batmaz, Nuriye Akman röportajında "...reyting terörü, silahlı terörden daha tehlikeli..." demiş. Oysa, reyting terörünün ana nedeni, medya terörüdür. Reyting terörü, bunun sadece alt açılımlarından biridir. Bunun bir ülke için normal terörden çok daha vahim sonuçlar doğurabileceği bütün uzmanlar biliyor. Yanlış anlaşılmasın bu terörü medya isteyerek ve sonuçlarının nereye varacağını hesap ederek çıkardı demiyorum ama sonuçları ortada.  
Ülke medyamız her gün daha fazla alanını kendi terörüne ayırıyor. Yani konuyu topluma mal etmeye çalışıyor ve taraf olmasını istiyor. Aynı zamanda kendi okurunu aptal yerine koyuyor. Sormak gerekiyor, medyanın kendi arasında yaşadığı bu seviyesiz ilişkide kamuoyunun rolü nedir ? Hergün bütçesinden otuz, kırk kuruş ayırarak dünyadan ve ülkesinden haber almak ve yorum okumak isteyen tüketiciye, kendi aralarındaki seviyesiz sözleri haber, patronlarını temize çıkarmak için yazılan yazıları da yorum diye sunmak ve sonrada vaktinizi aldık özür dileriz diyerek alkış beklemenin başka bir tanımı olabilir mi ? Sevgili medya, bu tüketici size kendi aranızdaki bu tanımsız ilişkiyi okumak için mi bedel ödüyor ? Bundan emin misiniz ? Araştırmalar hiçte öyle söylemiyor. En son Zaman'ın Millward Brown'a yaptırdığı araştırmanın paylaştığı kadarına bakarsanız cevabını orada görürsünüz. Ya da bu ülke insanının ne zamandan beri Posta okuduğuna ve televizyonda magazin ve dizi seyrettiğne bakmanız yeterli. Posta, bir ihtiyaçtan mı yoksa bir tepkiden mi bugünkü büyük başarısını elde etmiştir ? Bunları araştırdığınız da ulaştığınız sonuçlar ancak size mesleğinizdeki doğru yolu gösterebilir. İslamiyet, Atatürk,  Alevilik, Kürtçülükle daha ne kadar dış güçlerinin ekmeğine bal süreceksiniz.  Daha ne kadar, sokakta yaşanmayanları yazacak ve yazdıklarınızın da yaşanması için hiç bir masraftan kaçınmayacaksınız ? 
Peki bu terörü kim durdurabilir ? Evet, medyanın yöneticileri ve patronları. Ama öncelikle yöneticileri. Düşünsenize medya patronları değişiyor ama terör bitmiyor, üslup değişmiyor. Çünkü klavye hep aynı insanların elinde. Yeni gelenlerde zorunlu olarak hızla onların arasına karışıyor. Bu ülkede yasama, yargı, yürütme hatta hükümet medyanın iki satırının arasına bakıyor. İstediği zaman 3Y'nin koruyucularına istediği gündemi tartıştırıyor. İstediği zaman meclisine ve vekillerine dondurma külahını uzatarak istediği demeçleri alıyor. İstediği yaptırabilmek için ülkesini, devletini vatandaşını hiç düşünmeden yaftalayarak dünyaya afişe edebiliyor. Bunun bitmesi için  gerçekten istemesi gerekiyor. Tüketici, bu seviyesiz ilişkinin ana nedeninin ticari bir rant kavgası ve kaygısı olduğunu, bunun da kendisinin verdiği vergilerle ayakta duran tek cumhuriyet, tek bayrak ve tek devletten elde edildiğini biliyor. Yani ülkenin medyası son yirmi yılda işi gücü bıraktı devletini mi soymaya çalışıyor ? Öyleyse bu rant ve sebeb olduğu medya terörü, ülkeyi yok edene kadar sürecek mi ? O gün  inançtan, laiklikten, cumhuriyet ve bayraktan yani devletten geriye ne kalacak ? Peki o gün yazılarınızı yine  St.German'deki veya Teşvikiye'deki o ünlü cafelerden aynı heyecanla yazabilecek misiniz ?     

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Te O ka....

Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu sözü daha öncede söylemiştim. Ama bu kez, biraz daha farklı söylemek istiyorum. Çünkü bu güzel ülkenin medyası, ülkeye kalıcı zararlar vermeye başladı ve zarar her geçen gün artarak devam ediyor. Çünkü sonunda, medyamız yargı görevini de üstlendi. Yani bundan sonra kim tutar bizim medyayı misali.
Medyamız bütün bunları ülkenin milli birlik ve beraberliğini korumak, laik cumhuriyet ilkelerine hizmet etmek, ülkeyi muassır medeniyetler seviyesine yükseltmek için yapıyor ! Yoksa şüpheniz mi var ! Ülkede artık herşey hızla eleştirilebilir oldu ? İlk sözü kim söyledi yarışı başladı. Kutsal ve saygı duyulması gereken inançlar, kişi ve kurumlar dahil herkes ve herşey hızla hem de fütursuzca eleştiriliyor.Yakında olumsuz eleştirilmedik kimse ve hiçbirşey kalmayacak. Ben de şimdi içinde bulunduğum medyayı olumsuz eleştireyim bakalım sonuç ne olacak ?

Sizce, medyamızın bu olumsuz tutumunun sonu nereye kadar gidecek ? Yalan yanlış bilgilerle bu kadar olumsuz tutum içinde olmak ülkemize bugüne kadar ne yarar sağladı, şimdi ne sağlıyacak ? Son örnek, tabiki Aktütün Karakol Baskı. Olayın üzerinden yeterli zaman geçmeden, yeterli bilgi ve belgeye ulaşmadan kimi Hava Kuvvetleri Komutanı'nın istifasını kimi de özür dilemesini istedi. Adı da Golfçü Paşa oldu.
Bunu yaparakta cümle aleme gazetecelik dersi verdiler. Bana göre ise "erken öten horoz... diye başlayan atasözümüze güzel ve yeni bir örnek oldular.Te o ka...

Bize mektepte bir olay karşısında soğuk kanlı, sağ duyulu ve sabırlı olmayı, o olayı haber yapabilmek için onu tam anlamak ve tamamlamak gerektiği, bunun için de bütün kaynaklardan araştırmayı ve çıkan sonucun da ülkenin milli birliği ve beraberliğine, inançlarına ters düşmemesi gerektiği öğretildi. Şimdi tekrar hatırlayalım istifaya çağrılan kişi kim ? Olayın üzerinden ne kadar süre geçmiş ? Hangi bilgi ve belgeler doğrulanmış ? Çekilen fotoğrafın öncesinde ve sonrasındaki kareler, zaman kaydı hangi kaynaktan doğrulanmış ? Şehitlerimizin kanı orada dururken, bu işin sorumlusu olarak bir ülkenin en üst rütbeli subaylarından birinin istifası bu kadar hızla istenebilir mi ? İstemeyenin bir yüzü, olmayan zenci mi ?

Yani yıllardır ülkesini koruma görevi üstlenmiş, sicili en temiz olanlardan biri, daha göreve yeni gelmişken bu kadar hızla harcanabilir mi ? Hem de ülkenin saygı duyulması gereken kurumlarından birini temsil ederken. Kişiye saygı yoksa kuruma da mı saygımız yok? Neymiş golf oynuyormuş. Evet çok medyatik bir neden. Ama te o ka... Özel bir yurtdışı gezisinde veya hasta yatağında olsaydı yine aynı olumsuz tutumu sergiliyebilecekmiydik ? Beyler, Türk Basın Tarihinin yakın dönemi Simavilerden bugüne onlarca şaibeli olayla doluyken nasıl olurda insanları ve kurumları bu kadar hızla ve taraflı yargılayabiliriz ? Bu tutum gerçekten ülke yararına bir karar mı ? Öyleyse Amerika'da basın, 11 Eylül saldırıları sonucunda kaç komutanın istifasını istedi ? Kimler istifa etti ? Hiç bakmazmısınız arşivlere ve aynaya ? Evet, bir ülke de Cumhurbaşkanı da, askerlerde olumsuz eleştirilebilir. Ama bu tür kurum ve kişileri eleştirirken magazin gazeteciliğin üzerinde araştırma yapmak ve sabırlı olmak gerekmez mi ? Diğer taraftan insana sormazlar mı, bu güne kadar kaç yazı işleri müdürü çok önemli olaylarda görevinin başında olmadığı için istifa etti ? Kaç Genel Yayın Yönetmeni Golfçü, Şarapçı, Pipici diye ünvanlar aldı ?
Kendimize ekonomik olarak örnek aldığımız ülkelerin ana mecralarına dönün bir bakın isterseniz. Amerika, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa hangisinde medya kendisiyle ve ülkesiyle bu kadar uğraşıyor ? Hangisi bizim kadar olumsuz bir tutum içinde ? Hangisinde bu kadar yalan yanlış habere ve olumsuz eleştiriye medya yönetimleri prim veriyor ? Hangi medyanın ekonomi bölümleri patronlarının iş takibini yapıyor ? Hangi ülkenin medya patronları bu kadar gündemde ? Hangi medya patronlarına bir eleştiri yapıldığında o mecranın bütün köşe yazarları patronlarını savunmak için uğraşıyor ?
Bu soruları, ders verdiğim üniversite üçüncü sınıf öğrencilerimin bana "medyaya inanmıyoruz hocam, çünkü..." diye başlayan daha onlarca sorusunu ekleyebilirim.

Bu ülke muassır medeniyetler seviyesine olumsuz değil ancak olumlu tutumlarla ulaşabilir. Bu da güvenilir, tarafsız, şeffaf ve güçlü bir medya ile mümkün. İsterseniz bugünlerde okuduğunuz yönetim, iletişim kitaplarına dönün bir bakın. Hangi olumsuz tutum, olumlu bir tutumu tetikliyor ve istenilen olumlu sonuca götürüyor ? Yok bu tür kitaplar okumuyorsanız o zaman aile veya özel ilişkilerinize bakın. Aileniz, eşiniz, sevgiliniz veya çocuğunuz için doğru olduğuna inandığınız hangi faydalı işi, onları hızla yargılayarak ve olumsuz tutumla çözdünüz ? Eğer bu olumsuz tutumunuz ülke için, insanlar içinse ve doğruysa şimdiye kadar istifa etmesini istediğiniz kaç insan görevinden ayrıldı ? Örneğin bizim takımın başkanı sayın Demirören hala niye görevde ? Yoksa bu olumsuz tutumunuzu başka özel nedenleri mi var ? Yoksa reklamcılarınızın gazetelere (!) daha fazla reklam alabilmek için verdiği "Kimler Gazete Okumaz" daki özelliklere sahip kırbeş milyon insanın yaşadığı bir ülkede yaşamaktan mı sıkıldınız ? Bu ülke insanını hala sizi beş kuruşluk promosyona satan eğitimsiz ve göbeğini kaşıyan pijamalı lar olarak mı görüyorsunuz ?Onlar her gün sizi değilde, Pınar Süt, Coca Cola, Nescafe, Erikli, Uno alıyorsa bu olumsuz tutumunuzla sadece ülkenizi ve kendimizi de rezil ettiğinizle kalmıyor musunuz ? Te O ka...

Selocanlar ve RTÜK

GSM'de yeni bir sürecin başlangıcına doğru yaklaşıyoruz. "Numara Taşınabilirliği" 9 Kasım 2008 de başlayacak uygulama için GSM şirketleri hazırlıklarını tamamlamak üzere. OTS'i yüksek reklamlar ise bütün hızıyla devam ediyor. Bu konuda dikkatimi çeken Turkcell'in Selocanları reklamları. İlgili kuruluşların hangi kanuna ve rasyoneline istinaden oynamasına izin verdikleri bilmediğim Selocan reklamları. Hani yüzlerce çocuk, boylarından büyük, kocaman kocaman numaraları taşımaya çalışıyor, söylenen emirleri aynen uygulayarak numaraların birini kaldırıp, birini indirdikleri reklam.
Evet Turkcell Selocanları uzun süredir kullanıyor. Ama bu reklam yasalara aykırı. Çocukların reklamlarda kullanılma biçimi yanlış. Çocuklar burada duygusal bir sömürü aracı olarak kullanılıyorlar ve ayrıca da çocuklar yani gelecek kuşaklar için gizli ve sağlıksız bir reklam içeriğine sahip. O yaştaki çocuklar için cep telefonunun sakıncalarını uzmanlar her gün medya da anlatıyor. Burada fikri bulan ve onaylayan kişilerin tabiki sorumlulukları var ama en büyük sorumluluk bu reklamın yayınlanmasına izin verenlerde yani RTÜK'de ve eğer çalışmaya devam ediyorsa RÖK'te.
RTÜK Kanunun, Reklamlar başlığı ile verilen Madde 19'a bakalım. Madde ne diyor ?
" Bütün reklamlar adil ve dürüst olacak,yanıltıcı ve tüketicinin çıkarlarına zarar verecek nitelikte olmayacak, çocuklara yönelik veya içinde çocukların kullanıldığı reklamlarda, onların yararlarına zarar verecek unsurlar bulunmayacak, çocukların özel duyguları gözönünde tutulacaktır." diyor. Yani kanun bu kadar açıkken, nasıl oluyorda bir reklam, hala yürümeyi ve konuşmayı yeni öğrenmiş henüz ilkokul çağına girmemiş çocuklarımız üzerinde kurgulanabiliyor ? RTÜK ve RÖK ( hala çalışıyorsa ! diyorum çünkü medya ne zaman kendi veya hükümetle arasındaki iletişimde hassas dönemlere girse, sektörün STÖ'lerini derin bir sessizlik alıyor) ise sessizce oturmaya devam ediyor. Eğer bu reklam gayet yasal ise aşağıdaki soruları birileri cevaplandırırsa hayırlı bir kamu görevi yerine getirmiş olur.

O yaş grubu ve aileleri üzerinde bir araştırması yapıldı mı ? Yapıldı ise nasıl bir araştırma yapıldı ? Reklam o yaş grubu üzerinde sorunsuz nasıl bir etki oluşturuyor ? Çocuklar için bu reklam gerçekten zararsız mı ? Bu reklam, o yaş grubu çocuklarda bir GSM hattını mı yoksa bir cep telefonunu mu çağrıştırıyor ? Diğer bir ifade ile Turkcell çocuklar için bir cep telefonumu markası olabilir mi ? Şimdi birileri kalkıp söz konusu olan çocuklarımız bile olsa asıl zaralı olan cep telefonunun kendisi, oysa reklamı yapılan bir GSM hattı diyebilir. Ticarette herşey yasalara uygun ise yapılabilir demek, ne kadar doğru ? Bu, sorumluluğumuzu ne kadar azaltır ? GSM hattı olmadan çalışan bir cep telefonu var mı ? Cep telefonu çocuklarımız için faydalıdır diyen bir bilimsel araştırma var mı ? Kimse cep telefonun içindeki her parça sağlığa zararlı dır demiyor ama cep telefonu o parçalar olmadan da çalışmıyor malesef.
19.maddeye döner ve olumlu tarafından bakarsak; Bu reklam, çocuklarımız üzerinde olumlu ne gibi davranışlar yaratıyor ? Reklamın çocuklarımıza zarar vermeyen unsurları neler ? Bu reklam yapılırken çocuklarımızın hangi duyguları göz önüne alınmış ? Eğer bu reklamı bu madde kapsamında değerlendiremiyeceksek, hangilerini değerlendireceğiz ?
Herkesin tebessüm içinde izlediği bu reklam, gerçekten yasal ve zararsız mı ? Eminim bu konuda RTÜK çoktan araştırmalarını yapmış, sorularını sormuş ve cevaplarını almıştır. Reklam normal ise kamuoyuyla neden normal olduğunu, yok yayınlanması sakıncalı ise de bir an önce Turkcell'i uyarması ve onların bu konsepte artık reklam yatırımı yapmasını durdurması gerekmez mi ?

Son söz; Hangi denge, geleceği emanet edeceğimiz çocuklarımızdan daha değerli olabilir ? Sağlıksız bir nesil yetiştirip, nasıl olsa tıp o gün bunun da çaresi bulur diyorsanız. İnşallah o günleri görürsünüz ne diyelim...

Salı, Nisan 29, 2008

Sevgili Elif,

Ben yumurtanın tavuktan çıktığını düşünenlerdenim. Yumurtanın olabilmesi için önce tavuğun olması gerekir değil mi ? Birçok kişi gibi ben de kainatın bir sebeb-sonuç ilişkisi içinde yaratılmış olduğunu düşünüyorum. Durum böyle olunca ilk önce canlıların var olması gerekir. Sanat ile ilgili konuya gelince bir insanın, ben sanatçıyım veya buna benzer bir imada bulunması ne kadar doğru ? Sanatçı, bir markadır. Bir insanın sürekli "ben markayım/sanatçıyım" diye ortalarda dolaşması normal bir durum olmasa gerek. Bir markanın oluşması için oldukça uzun bir süreç gerekir. Bir şeyin marka olabilmesi için bir tüketicisi olması gerekir. Tüketici ise, marka'yı kutsayan insandır. Bu nedenle onu kuşaktan kuşağa taşır ve bunun karşılığında hiçbir ücret talep etmez. Hatta onu veya ürünlerini satın alarak üste para verir.
Coca Cola, 1892 yılından günümüze kadar gelen, 80 milyar dolara varan marka değeri ile dünyanın en değerli ama tüketim bedeli en ucuz ürünlerinden biri değil mi ? Bugün birçok rakibi olduğu düşünüldüğünde gerçek başarının ne kadarı hala o sihirli formül de gizli ? Tekrar araştırmak ve düşünmek gerekmez mi ? Marka, bir tecrübedir. Bir çocuğun bile dokuz ay anne karnında beklediğini hatırla.
Bir insanın sanatı yıllar sonra tescilleniyor. Güncel çalışmaları sanat diye nitelendirirsek, diğerlerine ne diyeceğiz ? İnsanlar, herşeyi bizim düşündüğümüz an veya dönemde düşünmeyebilir veya tüketmeyebilir. Bunun için onları yargılayamayız.
Yaşamın herşeye rağmen doğal (bizim değil Yaratanın kontrolünde) devam ettiğini ve her an yeni süprizlerle karşılaştığımızı unutmayalım. Yaşamı güzel kılan da süprizleri değil mi ? Herkesin aynı şeyleri aynı dönemde düşünmesinin ne kadar heyecanlı olabileceğini inan bilmiyorum. Bir de o mükemmel bedeni yöneten, sınırlarını daha uzun yıllar keşfetmeye çalışılacak aklımızı, hafife almamak gerekir.
Yaratıldığına inanan insanlar, kendilerini yaratan varlığın sanatı karşısında nasıl saygıyla eğiliyorlarsa, ben de onun en değerli eseri olan insanoğlu'nun yani bizlerin genlerine, mutlaka bu sanatçı özelliğini, yansıtmış olabileceğini düşünüyorum.
Bu arada sanat önceliği ile temel ihtiyaçlarını karşılama önceliği olan insanları aynı ortamda değerlendirmemeliyiz. Sanatsal konuları onlarla zamanından önce tartışmamalıyız. Unutma iletişim, doğru zamanda, doğru insanla, doğru şeyi konuşmak ve paylaşmak değil miydi ?
Kolay gelsin...

Cumartesi, Nisan 05, 2008

Vergini Ver İsmini Verme

Geçen yılın en çok vergi ödeyenler listesi açıklandı. Listede ilk sırayı 10,4 milyon YTL ile Aydın Doğan aldı. Ancak listenin ilk otuzuna grup bazında baktığımızda Koç ailesini ( 5 kişi ) 25,7 milyon YTL ile birinci, Sabancı ailesini ise (4 kişi ) 17,5 milyon YTL ile ikinci sırada yer aldığını görüyoruz. Listenin tamamına baktığımızda aileler özelinde ilk iki sıra değişmiyor. Buraya kadar yeni ve ilginç bir şey yok haklısınız. İlginç olan listede ilk otuz içinde yer alan ve isminin açıklanmasını istemeyen 6 kişinin toplamda 25,4 milyon YTL devlete vergi ödemiş olması. Bu kişiler neden isimlerinin açıklanmasını istemedi bilmiyorum ve açıkçası bunu bir vatandaş olarak çok merakta etmiyorum. Çünkü bu kişileri devletin ilgili kurum ve kişilerinin bilmesi yeterli diye düşünüyorum. Benim vatandaş olarak bunları bilmem gerekmiyor. Bundan önce bilmemiz gereken daha önemli konular var.
Liste açıklıyarak, plaket vererek, vergi vermeyi teşvik etme uygulamasını artık gerilerde bırakmalıyız. Kasasında 70 milyar doların üzerinde döviz rezervi olan bir ülkede artık bu teşvikler yerini daha farklı uygulamalara bırakmalı. Çünkü bugün, bu listeler ve haberler devletin hangi kişi ve kurumlara karşı daha zayıf ve duygusal olduğunu düşünmemize neden oluyor. Sen yine listeni yap, merak edenlere gönder, bu çalışkan ve başarılı kişileri ofislerinde ziyaret et, plaketleri ver, teşekkürünü et, kahveni iç. Ama artık bu organizasyondan vazgeçelim. Zaten bu kişilerde son yıllarda törenlere kendileri adına yöneticilerini gönderiyorlar. İyiki de gönderiyorlar. Gelseler herhalde devletin tüm üst yönetimi orada hazır olacak. Yani yeni bir devlet törenine rasyoneli. Dünyanın en büyük ve en mütevazı imparatorluğunun bir cumhuriyet çocuğu olarak ismini açıklamayan bu kişileri gösterdikleri örnek davranıştan dolayı kutluyorum. Tabiki bunların içinde ismini açıklamak isteyipte bazı statejik nedenlerden dolayı açıklayamayanlar olabilir. Ama bu ilk otuz içindeki altı kişinin tamamını için geçerli olamaz. Neden ne olursa olsun böyle bir ortamda ismini açıklamak istemeyen kişileri büyük bir erdemi ve güzel bir geleneği devam ettirdikleri düşünüyorum. Vergimi veririm, ismimi vermem. Gelecek yıl inşallah ya bu uygulama değişir ya da ismini açıklamak istemeyen kişi sayısı artar.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Reklam Değerlendirmeleri-1

Yeni vizyona giren bazı reklamlar oldukça düşündürücü. Reklamın iş emrinde veya kreatif grubundaki bu problemler mutlaka çözümlenmeli. İşte size bir kaç örnek:
  • Nissan Note: Çocuğun arkadaş davetine giderken babasından yollarının üzerindeki kaç arkadaşını almalarını istediği saydınız mı ? Altı. Evet yanlış duymadınız tam altı. Peki bu kadar çocuğu 4+1 kişilik Nissan Note'a nasıl oturtacağız ?
  • Vodafone: Okulu bırakıp dansöz olmaya karar veren kız billboard'ı. Reklamı ilk kez Billboardlarda gördüğünüzde verilen mesajı anlamak için ya mutlaka TV reklamını izlemeniz ya da hayal gücünüzü sonuna kadar zorlamanız gerekiyor. TV reklamı izlediğinizde ise okulu bırakıp dansöz olmaya karar veren kızla ilgili akla gelen sorulara " Kızı bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya varır " atasözümüzü hatırlamayı unutmayın.
  • Turkcell 'in yaşları 5-7 yaş grubundaki "telatabi " çocuk kahramanları RTÜK yasasına rağmen halen reklam filminde nasıl başrol oynamaya devam ediyorlar biliyor musunuz ?

Pazartesi, Şubat 11, 2008

Kuyuya Atılan Taşı Arayan Ülke-1

Konuları birbirine karıştırmakta medyanın üzerine yoktur. Çünkü onlar için her yeni karışım, ilk kez söylenen yeni bir gündem demektir. Ülke gündemi sakin mi ? Birinci sayfalık haber mi yok ? Telaşlanmayın. Nasıl olsa herşeyin herşeyle bir ilgi ve ilişkisi yok mu ? Olmalı. Ya da siz yazınca olmaya başlıyacaktır. Sabahki gündem toplantısında siz sorgulamaya bir başlayın, nasıl olsa konu ile ilgili ilgisiz bütün bilgiler biraz sonra masanıza gelecektir. Ardından bir iki telefon görüşmesi sonra haber hazır. Ayrıca konu, elini sallasan köşe yazarına değen bir ülkede mutlaka gündeme oturacak ve günlerce hatta yıllarca rahmetli ön adınızla tartışalacaktır .

Basının gündemine alıp günlerce tartıştığı bir konu eğer çözüme kavuşmuyorsa mutlaka birilerinin bir bildiği vardır. Bu bilinen, kapitalizmin globalleştiği bir dünyada sadece ticaridir. Ülke, dünya ve insanlık yararına diye ticari olmayan bir şeyden bahsetmek artık mümkün değildir. Çünkü yapılan herşeyin onlar için ticari bir maliyeti vardır. Her konu bir gideri, her giderde bir geliri doğurmak zorundadır. O halde her konu, ticari bir faliyet konusu ve gider-gelir tablosudur. Bu onlar için hedeflenen bir mizan var demektir. Belki pazar lideri olmak, belki en yüksek pazar payına sahip olmak, belki en büyük olmak, belki de herşeyi hem de herşeyi yönetebilmektir. Herşeyi yönetebilmek içinde herşey sahip olmak bunu gerçekleştirebilmek içinde ne gerekirse yapmanız gerekir. Ya siz yaparsınız bunu ya da başka birileri . En çok isteyen her zaman en çok kazanandır.
"Deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış" bizim atasözümüzdür. Yani memleketin şu haline bakıp delileri gördükte akıllılar nerede diyenlere verilecek cevap bellidir.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Örnek Olamayan Müslümanların Sınavı

Hangi aklı evvel çıkardı şu "Cumhuriyet döneminde dindarlara baskı yapılmıştır" tezini allah aşkına. Doksan yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihinin son altmış yılını ağırlıklı sağ iktidarlarla, düzenli ihtilal ve muhtıralarla geçirmiş bu ülkede memlekete faydalı konuşulacak konu mu kalmadı yine !
Sürekli geçmişi ile hesaplaşan bu ülkenin entellektüelleri, geleceğimize ışık tutabiliyorlar mı ? Peki gece gördüğü rüya ile yirmi yıldır bu ülkede gündem belirleyenlerin memleket sınırları dışında uluslararası tanınırlıkları var mı ? Peki ağzı olanın konuştuğu, eli kalem tutanın yazdığı bir laik Cumhuriyetin Osmanlı'dan beri düşmana ihtiyacı oldu mu ? Hayır. Hayır.Hayır.

Cumhuriyetin karşısına İslamı koyan bir zihniyetin son altmış yıldır amacı Atatürk'ün laikliği değil olsa olsa ütopik bir laikliktir. Yani ulaşılması mümkün olmayan ve sürekli karıştırılan ve tartışılan bir laiklik. Dünyanın en büyük imparatorluğunun büyük önder Atatürk ile verdiği kurtuluş savaşı dönemindeki eğitim düzeyimizi ve sonraki onbeş yılı bir düşünelim. Atatürk öyle bir ortamda Cumhuriyeti ve laikliği en ücra köye kadar anlatmamış mı ? Anlatmış.
Son altmış yıl sağın iktidar olduğu bir ülkede bugün halen Cumhuriyetçi ve dindar ayrımı yapılıyorsa bunun suçunu Cumhuriyetçilerde aramak yerine İslamiyeti politik çıkarları uğruna kullanan sağ iktidarlarda aramak gerekir. "Ben ...buyum diyenin "o" olduğu ve bunun yasalarla desteklendiği bir ülkede son seçimler sonrasında bir avuç kaldığı düşünülen Cumhuriyetçilerle ( kimse onlar ?) halen dindarlara baskı yapılıyor polimiğine girmenin adı, duygusal tatmin ama ondan öncesi büyük kişisel bir rant kavgasından başka bir şey değildir.

Ülkeler bireylerden oluşur ama ülkelerin değil bireylerin inançları ve yaşam tarzları vardır. Her ülkede olduğu gibi bu ülkede de Cumhuriyetçiler ve Muhafazarlar kendilerini yıllardır birbirlerine beğendirmek ve kabul ettirmek için uğraşır dururlar. Sosyalizmin vefatından sonra bu ülkedeki sosyalistlere de hayatlarını idame ettirmek için tek seçenek sunulmuştur. Onlarda yılların birikimi ile bu ortama Muhafazakarlardan daha hızlı adapte olmuşlardır. Bugün hepsi birer entellektüel ve de zengindirler. Çok paraları vardır ve kazanmaya da devam etmektedirler.
Dünyanın en büyük imparatorluğun torunlarının zenginliği ve yönetmeyi sevmemesi mümkün mü ? Peki dünyanın barbarlıkla suçladığı bir topluluğun müslümanlığı seçmesi ve koca bir imparatorluğa oradan da tam yok oluyor derken örnek bir Cumhuriyete ve laikliğe dönüşmeye başlaması sizce bir tesadüf mü ? Bu sorulara islamiyeti bir yaşam tarzı olarak seçmiş insanları vereceği cevap kesinlikle hayır olacaktır.

Bu ülkede kendini zulüm görmüş dindar olarak gören muhafazakarlar varsa, onlar öncelikle şu sorunun cevabını vermek zorundadırlar ; Örnek bir din olan İslamiyeti siz nasıl yaşıyorsunuz ki başkalarına yıllardır örnek olamıyorsunuz ? Onları kucaklamak yerine birkaç yüz kişi yüzünden Cumhuriyetçileri sanki dinsizmiş gibi toplumdan ayırmak istiyorsunuz. Allahın verdiği aklı sadece böyle mi kullanıyorsunuz ? Bu mesajı özellikle % 46,7 ile AKP'nin iktidar olduğu bir dönemde iktidara zarar, memlekete yarar olsun diye vermiş olamazsınız değil mi ?

Bazı Cumhuriyetçiler hala Rolex'leri, cipleri, Gucci'leri ile imtihandalar ve daha çok sahip olmak için herşeylerini kaybediyorlar. Artık onlar için Cumhuriyet ve laiklik, gelecek kuşaklarına bırakacakları bir kimlik. Şimdi yaradan aynı imtihana, kendini dindar olarak tanımlayan sizleri, Gucci, cip, Rolex ve türbanlarınızla çağırıyor. Peki bu sınavdan siz nasıl çıkacaksınız ? Sakın yaradanın huzuruna onlarla aynı kimlikle çıkmayın !

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Turkcell'in Sadakati

Pazarlamada yeni trend müşteri sadakati. Sadakat yani sevgi. Ya sadık müşteriler bulacaksınız ya da müşterilerinizi sadıklaştırabilecek yatırımlar yapacaksınız. Düşünsenize bir markanın yöneticilerinin "...müşterilerimiz bize seviyor " tonlamasını. Bu tonlama ne kadar güvenilir ve gerçek ise sevginin uzun süreli olması da o kadar mümkün ve inandırıcı olacaktır. Unutmamak gerekir ki sürekli olacak iyi bir anlaşma müşterinin, ödediği bedelin üzerinde hizmet aldığını düşündüğü anlaşmadır. Yani üç gün sonra acaba ile başlayan soruları sormadığı bir anlaşma.



Müşteri sadakati yatırımını yapmadan önce sorulması gereken en temel soru, müşterinin size olan sadakati ile sizin ona olan sadakatinizin arasında nasıl bir ilişki olmasını istediğinizdir. Bu ilişkinin güvenilir şeffaf (açık) ve karşılıklı kazanma üzerine inşa edilmesi gerekir. Karşınızdakini kendinize şu veya bu şeklide bağlayıp cebindeki bütün parayı almayı planlamanızın artık aptalca olduğunu ya kabul etmelisiniz ya da müşteriniz tarafından tamamen terk edilmeyi göze almalısınız. Tıpkı benim geçen hafta Turkcell'i terk ettiğim gibi. Oysa Turkcell ile tanışıklığımız onun doğumu ile başlamıştı. Bugüne kadarda 2 faturalı, 4 konturlu hattımla onun en sadık müşterilerindendim. Ama son dönemde yaşadıklarım, beni bir başka GSM şirketinin 3 faturalı hattının sahibi yaptı. Çünkü aldatıldım. Sadık müşteri sadakati tek taraflı bir kazıklama operasyonuymuş.Devamı sonra...

Çarşamba, Aralık 05, 2007

Tehlike Bir Tehdittir

"Türban Nefreti, Nefret Türbanı" Türban siyasal bir simge olmaktan çıkıp bir nefret simgesi haline mi dönüşüyor ? ...Kızıl Bayrak gazetesi satan kızın başında türban var. Yani komunizmin sembolü ile siyasallaşmış dinin sembolü aynı kızın üzerinde birleşmiş. Yani iki radikal inanış bir araya gelmiş....Burada beni daha da fazla rahatsız eden bir şey var. Kızın yüzündeki nefret ifadesi... Dünya orak çekiç ile türban ittifakını son defa 1979 yılında İran'da görmüştü...Sonunda...türban orak çekici tasviye etmişti...Bir inanç sembolü, nefret sembolü haline dönüşüyorsa, çok tehlikeli bir dönem başlıyor demektir. Ertuğrul Özkök/Hürriyet

Ertuğrul Özkök Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni olduğu için ne yazarsa yazsın mutlaka okunmalıdır. Görüşlerine katılmak zorunda olmayabilirsiniz, ondan nefrette edebilirsiniz ama ülkemizin en güçlü ticari gazetesinin en tepesinde hemde sosyolog bir yazar olarak oturduğu sürece ve bu gücün çok farkında ve de bunu kullandığı sürece okumalısınız.

Örneğin bu yazısında iki tehdit var. Ya gerçekten dediği gibi AKP İktidarı döneminde birileri tarafından sahneye konulan ve yakın gelecekte memleketi bekleyen çok çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyayız, ya da Ertuğrul Özkök hükümet başta olmak üzere tüm memleketi tehdit ediyor... Sizce hangisi... ?

Köşerler üzerine

Memleketi hala bir buçuk medya yönetmeye hükümet ise yönetimi onlardan devralmaya çalışıyor. Geçmiş hükümetlerin başaramadığı acaba bu hükümet başarabilecek mi ? İnşallah...

Bu ülkede gazeteciler (köşer*ler) olumsuz eleştirilmekten yada değerlendirilmek hiç hoşlanmazlar. Olumsuz eleştirilmeyi görev sayarlar ama olumsuz eleştirilmeyi kaldıramazlar. Yani paranoyaktırlar. Şarkıcı ve mankenler gibi medya sürekli onları yazsın isterler. Yani ikinci veya arka sayfa güzeli olmak gibi. Sürekli birbirlerini okurlar. Yani kim kime takmış, ne demiş, ben kime takabilirim gibi. Burunları iyi koku aldığından ertesi gün memleket ne konuşacak bilirler ve çorbada benimde tuzum olmalı misali aynı konuyu yazmaktan çekinmezler. Gerçi içlerinde her zaman daha akıllıları çıkar ve onların yazdığı yazmak yerine yeni gündemler bulur yazarlar. Haber atlama korkusuyla önyargılıdırlar. Sayfa baskıya girene kadar ne topladılarsa o, gerisi senaryo misali. Dilin kemiği olmadığı için birgün önce söylediklerinin arkasında durmak zorunda hiç hissetmezler kendileri. İnavasyon çağında, çevrimiçi mecranın payı hergeçen gün artarken, develer pire, pireler deve iken, ben babamın beşiğini tıgır-mıngır sallar iken ...

Salı, Ekim 02, 2007

Karalamalar-1 "Geçmiş zaman"

Geçmiş zaman
ne çok şey yaşamışız
gözyaşlarımız bekliyormuş yıllardır meğer

Geçmiş zaman
ne çok sevmişiz
nelere katlanmışız korkusuzca hem de
o kadar sevgiden bugüne kalan
sadece anılar olacakmış meğer

Geçmiş zaman
kaderle tanışmamışız
hep değiştirmek istemişiz
yanlışları
doğrularımız o gününmüş meğer
anılar bugüne kalan

Geçmiş zaman
sadece inançlarımız ve kitaplarımızla yaşamışız
sesimizi duyurmak için
yüksek sesle konuşmuşuz hep
çocuklarımızla bu kadar çok konuşmamız
ondanmış meğer

Geçmiş zaman
bir pantalon bir gömlek
bir de karnımız doyunca
memleketi kurtarmışız meğer

Geçmiş zaman
Süleyman, Bülent,Necmettin, Alparslanlarla
ne çok yaşamışız meğer

Geçmiş zaman
o anı yaşamışız hep
bugünleri hatırlayamadan
ama o an bizi bugünlere taşıyan

Geçmiş zaman
ne kadar sevmişiz memleketi
aynı amaç uğruna
birbirimizi öldürmüşüz meğer

Geçmiş zaman
ne kadar ciddiymişiz
hüznü ve mutluluğu
bugüne bırakmışız meğer
iki damla gözyaşı biraz tebessüm
bugüne kalan

Ağla gözlerim
gül dudaklarım
hatırla sevgili
ne varsa dünden kalan

Geçmiş zaman
bugün geçmişi hatırladık
ama aynı değilmiş meğer...

İstanbul, 29 Eylül 2007, 00:25 "Hatırla Sevgili" sonrası

Karalamalar-2 "Nazlı Kıza"

Sana hep o şiiri yazmak istedim
Sezen onu şarkı yapsın
O kırmızı elbisesiyle Candan söylesin
O konsere seninle birlikte gitmek istedim
Sonra Candan başlamadan şarkıya
Hikayesini anlatsın ve
benim senin için yazdığımı o söylesin istedim
sonra biraz tebessüm, birkaç damla gözyaşı
şarkıdan sonra
hadi kalkalım artık
çocuklar evde yanlız...

Karalamalar-3 "Yarım Kalan Şarkı"

"Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak, ikimizinde saçları ak..."
Ne zaman bu şarkıyı dinlesem; İlkokul beşte, Yıl sonu sergisi, nöbetçiydik onunla
Esnaf çocuğuyduk ikimizde , babası marangozdu o zaman, aşağı mahallede,
İşsever bir kızdı birazda serpilmiş
Bir kağıt vardı elimde, kağıtta şarkı sözleri,
İlk aşkımdı o benim,
Ama bir ayrılık şarkısı seçmiştim, duygularımı anlatan,
O zaman kızmıştım kendime,
Ama bir daha hiç karşılaşmadık gerçekten,
Onu bilmem ama
Ben, her dinlediğimde bu şarkıyı
Yarısından sonrasını dinleyemem...

Büyüklerimizden Mesajlar-1

Bilgin grubundan ikinci büyük pazar payına sahip bir medya grubunu on yıl vadeli yaklaşık 500 milyon dolara alan Ciner Medya Grup Başkanı Kenan Tekdağ'ın Turkish Time dergisinin son sayısına verdiği röportajdan
1"...Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki, Sabah ve ATV bugün konuşuluyorsa ve satışa sunulabilmişse, bu kadar alıcının ismi ortada dolaşıyorsa, milyar dolarlık değerlerden bahsediliyorsa, bunu yaratan biziz. 2002’de Sabah gazetesi üç gün sonra çıkabilecek olanaklardan tümüyle mahrumdu. Televizyon ise RTÜK ödemelerini dahi yapamaz, bütün programlarını kaybetmiş haldeydi. En fazla bir ayda bu noktadan bugün Türkiye’nin ikici büyük medya grubu noktasına geldi ve milyar dolarlık bir satış rakamından bahsediliyor. Bu tamamıyla Ciner Grubu’nun yarattığı bir değerdir. İlgili herkes tarafından da kabul edilir, kabul etmeyenler olursa o da onların vicdanıyla ilgili bir meseledir. ..."
Bu yoruma iki mecranın son beş yılki reklam gelirleri de açıklanabilirse sonuna kadar katılmak gerekir.
2"...Medya endüstrisi dediğimiz zaman aslında bahsettiğimiz şey reklam endüstrisi. Türkiye’de iki milyar dolarlık bir reklam pazarı var...Türkiye, kişi başına düşen reklam harcaması (18 dolar )ile OECD ülkeleri arasında en düşük reklam harcamasına sahip ülke..."
18 dolar eşittir, reklam geliri bölü ülke nüfusu ise cevap: 2 milyar dolar bölü 70 milyon eşittir 28,6 dolar olmalıydı. Sanırım dergi tapaj hatası yaptı.
3"...Şu anda iki tane yazılı basın dağıtım ağı var. Bunların yeterli olduğunu düşünüyorum. Zaten yazılı basın dağıtım ağı, çalışması gerektiği gibi yasal gereklilikler doğrultusunda çalışacak olursa, yeterlidir. 3’üncüsüne gerek yoktur. Biz altyapı yatırımlarının tamamını kendimize ait olarak inşa ediyoruz..."
Şu an ülkemizde büyük üç tane medya dağıtım ağı var. Yaysat, Merkez ve Feza

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Cumhur'un Medyası-1

Türkiye'de medya, daha ne kadar görev ve sorumluluklarının dışında yazmaya ve yaşamaya devam edecek ? Bu konuda birincil sorumluk sahibi olanlar ise malesef medya patronları değil, onların seksen öncesi siyasi geçmişleri ile övünen yöneticileri. Onlar ki ; bu ülke de iki normal, bir e-devrim görmelerine rağmen dünyalıkları için daha çok şey görmeye yaşamaya hazır kişiler. Bir sivil toplum örgütü bile kuramayan içinde aktif görev alamayan yöneticiler. Düzeysiz sözlerine hergün bir yenisi ekleyip sonra da kendilerini cumhur'un dokulmazlığı olan entellektüelleri ilan edenler. Cumhur'u bilgilendirmek, güncellemek yerine o'nu, ne istediğini bilmeyen ve yönetilmesi gereken olarak görenler. Daha eğitimli, sosyo ekonomik düzeyi yüksek ve ekonomisi güçlü bir ülke olmak için uğraş vermeleri gerekirken hergün patronlarını önce birinci sayfalara taşıyıp sonra da aklanmaya çalışanlar.
Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu ülkede medya sahiplerinin bu çok değerli (!) yöneticileri olmasaydı, bugünleri böyle mi yaşardık ? Seksen sonrasında medya sürekli el değiştirirken bu çok değerli yöneteciler aynı kalmasaydı Cumhur'un medyaya güvensizliği bu kadar yüksek olur muydu ? Cumhur o kadar sorununu çözümünü yerli dizi ve magazin programlarında arayıp, promosyonuna gazete alırmıydı ?
Özelleştirmeler ve TMSF'in görevi bitince medyanın da normale döneceğini savunanlar artık bu yönetici ve yöntemlerinin tarih kitaplarında yerini almadıkça hiçbir şeyin normale dönmeyeceğine daha çok inanmaya başladı. Ama bu, Cumhur'un medyasını, medyası da Cumhur'unu tanımadığı gerçeğini hala değiştir-e-miyor. Ama genç cumhur'ların inançları ile daha çok okuduğunu, sorguladığını ve STÖ'ler içinde daha fazla sorumluluk aldığını görüyor ve biliyoruz. Bu da bize Cumhur'un çocuklarının yeni dünyaya bakışları ile yakın gelecekte çok şeyin değişmek zorunda olduğunu söylüyor. Allah bizim için herşeyin rızası ile hayırlısını versin. Çünkü yaradan affediyor ama yarattıkları affetmiyor. Bugünlerin hesabını onlara nasıl vereceğinizi düşündüğünüzü umarım. Allah yardımcımız olsun ?

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Gülen Cumhurbaşkanı

"Türkiye Cumhuriyeti'nin 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün adaylığının ilk açıklandığı günden dün seçilmesine kadar geçen medya sürecini normal karşılıyorum. İyimser tarafından bakıpta zaman zaman ülke gündemi Abdullah Gül ile ilgili gereksiz yere sanal konularla meşgul edilmiş olsa da ben bu sürecin bütün taraflar için hayırlı olduğunu düşünüyorum. Bugün basında çıkan haberler ve köşe yazarlarımızın konu ile ilgili yorumlarını okudukça aleyhte olanlarının daha ılımlı, lehte olanların ise beklenenden biraz daha fazla duygusal davrandıklarını görüyoruz. Sabah ve Zaman habere tam sayfa yer vererek duygusallıklarını birazcık belli etselerde, Milliyet'in de onlarla benzer başlık kullanması oldukça dikkat çekiciydi. Hürriyet'in ise -11.Cumhurbaşkanı Ve Ettiği Yemin-manşeti ile sanki belli bir süre sonra tekrar gündeme getireceğinden emin olduğu bu konuyu birinci sayfa yapmıştı..." gibi yazı yazanlara neden rastlamadık hiç...Bizim medyamızın gerçeği neden hep aynı olmak zorunda ?

Cuma, Ağustos 24, 2007

Köşerler ve Yöneticileri-1

Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu iddiayı yıllar önce ortaya attığımda bir çok olumsuz tavırla karşılaşmıştım. Oysa bugün ne kadar haklı olduğumu bir kez daha görüyor ve o günkü gibi yine üzülüyorum. Medyanın gündeminden siyasi ve sportif olayları çıkarsanız geriye bir elin parmakları kadar az haber konusu kaldığını görürsünüz. Bugün mangalda kül bırakmayan birçok gazete köşerimiz* ise kaleden kaleye şahin uçurarak, ah ile vah ile okurların ömürlerini kısaltarak, okurun ekmek parasından kendi ekmek parasını çıkartmaya devam ediyor. Ülkemizin daha güçlü olabilmesi için gerçekten hükümet ile köşerler, köşer ile köşerler arasında seviyesiz üsluplarda ve sanal konularda daha ne kadar ülke gündemi meşgul edilecek. Ey Allahım yıllardır kendi çalıp kendi oynayan bu orta oyununa daha ne kadar katlanmamız gerekiyor. Acaba neden böyle bir sınavdan geçiyoruz ?
İşte son gündemler "... ise Türk vatandaşlığında çık, ... Arabistan çölüne açıl demiş. Kürtler Türkmen, Kürt Aleviler Ermeniymiş. Herkes kendi gibi olmazsa barış olmazmış. Çorumdaki Talibanlar tarihi eser kaçakcısıymış. " Dilin kemiği yok ya şimdi mikrofon uzatsanız, bu konuların bir ülke için ne kadar önemli olduğunu akla hayale gelmeyen ne örneklerle ve hangi edebi cümlelerle anlatırlar.

Sevgili köşerlerimiz ve onların yöneticileri, ülke medyasının olmazsa olmazları, canlarımız ciğerlerimiz ; bildiğiniz gibi ülkemizde kişi başı gelir altı bin doları geçti ama hergün, hatta yıllık izne bile çıkmadan, yazdığınız, gazetelerin satışları promosyonla toplamda hala beş milyon üçyüz bin. Gündeminizdeki konu ve haberlere kalsa belki de üç milyonlu günlere geri döneceğiz. Medya Sahiplerini bu ülkede promosyonla siz tanıştırdınız, patronlara tiraj sözü verip sayfaları köşerlerle siz doldurdunuz, Hükümet, Meclis, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay arasındaki sanal konuları siz ortaya attınız, bunları köşerlerinize konu diye verip aralarında günlerce siz tartıştırdınız. Ülkeye bu kadar bayrak direğini siz diktiniz, sonrada milliyetçilik tehditi deyip haber yaptınız. Ülkeyi e-muhtıraya götürüp, sonrada darbeye karşıyız diye günlerce okurun önünde kendinizi aklamaya çalışıp, askeri vatandaşı ile karşı karşıya bıraktınız. Bu memleketi dosta düşmana siz haber yaptınız. Ertesi gün o haberleri birinci sayfalardan verip başarı diye siz övündünüz. Bir ülkenin ekonomisinin güçlü olabilmesi için medyasının güçlü olması gerekir. Oysa hala reklamveren yöneticilerine habere göndereceğiniz ev ödevini yapmış doğru soru soracak uzman muhabirimiz bir elin parmakları kadar az. Kamuoyu araştırmaları gelecek neslin gazete okumadığını, televizyon seyretmediğini haber ihtiyacı için ise başta internet siteleri olmak üzere alternatif mecra arayışları içinde olduklarını ve ihtiyaçlarını bir şekilde karşılamaya çalıştıklarını gösteriyor. Ben de derslerimde öğrencilerimden bunun teyidini alıyorum. Yani müşteri tarafsız ve güvenilir bilgi ihtiyacı için kendine çıkış yolları arıyor ve buluyor. Internet olmasa minternet o da olmasa peoplenet bulup ihtiyacını karşılıyacak. Medya sahiplerimiz ise üç kuruşa ürün değiştirebilen müşteriyi, biraz daha erişim yani reklam geliri için promosyon ile kendi mecrasında tutmaya çalışıyor.

Sevgili ciğerimizin köşeleri üzüm yemek için bağcıyı dövüp sonra da bağcı üzüm vermiyor diye şikayet ederek buna da haber diyerek daha ne kadar bir gün ağlayacak bir gün dayılanacaksınız ? Unutmayın geçer zaman, diner bu yağmurlar, patronlarınız müşteri ve reklamverenleri ile yine başbaşa kalır. Oysa siz elinizde birkaç kitap ve yanınızda götüremiyeceğiz kadar paranızla tarihe sadece madara olursunuz

İstenilen biraz güven, biraz uzmanlık, biraz tarafsızlık, doğru bilgi ve doğru marka pazarlama hepsi bu. Emin olun böyle hem maddi hem de manevi kazanırsınız.




*Köşer: Köşe Yazarı

Perşembe, Şubat 01, 2007

A Kategorisi Meslek Şehitleri

Ertuğrul Özkök "A Kategorisi Cinayet Kurbanları" başlıklı bugünkü yazısında, hepsininde sol eğilimli olduğunu ve çok beğendiğini belirttiği iki arkadaşına ve bir de arkadaşının oğlu köşe yazarına; düşünceleri veya yazıları nedeniyle öldürülen cinayet kurbanlarının isimleri sayarken, neden rahmetli Çetin Emeç'in ismini unuttuklarını soruyor, sorguluyor. "Acaba bu ülkede herkes sadece kendi ölüsüne mi ağıt yakıyor ? Acaba bu ülkede A kategorisi cinayet kurbanları mı var ?" diye soruyor. Rahmetli Emeç'in koltuğunda bugün kendisinin oturduğunu belirterek, kollektif unutkanlık ve ihmalin kendisini üzdüğünü belirttiyor. Rahmetli Emeç'in sadece ve sadece yazdığı yazılar yüzünden dini fanatiklerce öldürüldüğünü belirterek tekrar soruyor, "Eğer kendi kendinize bir A kategorisi meslek şehitleri sınıfı yaratmadıysak, Çetin Emeç'i hiç unutmamalıyız." diyor. Evet Çetin Emeç'i ve bu ülkede düşüncesi veya yazdıkları nedeniyle öldürülen hiçbir Allahın kulunu ve öldürülme amaçlarını hiç ama hiç unutmamalıyız.
Can Dündar,Hikmet Çetinkaya ve Örsan K.Öymen'ın yazılarından alıntılar yaptığı bölümler öncesinde "Eminim bu yazıda size yadırgatıcı gelen bir şey yok." diyerek bizleri sosyolojik açıdan kendinden farklı bir yerlere konumlandırıyor olsa da; bu yazının bendeki aşağıdaki sorusal yansımalarını sizlerle de paylaşmak istiyorum;


  • Bu A kategorisi SES'teki AB,C1,C2,D ve E deki "A" mı ?
  • Osmanlı'nın son döneminden beri "biz" olmaya çalışan bir ülkede, onca ihtilale, tecrübeye ve şu anki problemlerimize rağmen neden şimdi yine "siz" iz ?
  • Neden bu "siz"i, aydın/entellektüel gibi kendine özel sıfatlar takma isteği duyanları söylüyor ?
  • Kim bugünkü entellektüellerimiz ?
  • Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk dönemindeki Fransız ekolü entellektüel mi ?
  • Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'te olması dünkü görüşlerinin olduğu cemaatten aforoz edilmesi için yeterli mi ?
  • Hem solcu, hem entellektüel, hem de Hürriyetçi olunamaz mı ?
  • Hürriyet'in durduğu yer mi yoksa Genel Yayın Yönetmeni'nin durduğu yer mi ?
  • Dinli ve dinsiz fanatiklik ne demek ?
  • " Türkiye Türklerindir. " ne demek ?
  • Hırant Dink'te solcu mu ?

Bu soruları sorarken aynı zamanda bir saptamada da bulunmak istiyorum; Millward Brown'ın yakın tarihte yaptığı bir araştırmada AB ses'teki gazete okurlarının "Gazetelerinden oldukça memnun olan ama yine de geliştirilmesi gereken konular var" diyenlerin oranı yüzde 41. Bu hiçte küçümsenemiyecek bir oran biliyorsunuz. Bu kesimin yüzde 85'i ise gazeteleri, haber kalitesi zayıf( % 33), çok magazinli (%28), taraflı(12) ve zayıf içerikli(12) buluyor. Bu nedenler yeni duyduğumuz şeyler değil biliyorsunuz. Sürekli duyduğumuz ama bir türlü çare bulun-a-mayan konular.

İnsanın vermediği canı alacak kadar insanlıktan çıktığı bir ortamda Can Dündar, Hikmet Çetinkaya ve Örsan K. Öymen gibi beğenilen önemli köşer'lerin* kimsenin babasının malı olmayan köşelerinde hala duygu selleri içinde bu tür yazıları yazdıklarını düşünüyor ve üzülüyorum. Ama Ertuğrul Özkök'ün bu konudaki düşüncelerini yazmak yerine telefonda kendilerine söylemesinin sosyolojik ve antropolojik açıdan daha etkili olmaz mıydı dersiniz ?

*Köşer: syndicated columnist/newspaper columnist

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Beşiktaş'ın son başkanları ve Beşiktaşlılık üzerine

BJK Başkanlığına tek aday olarak katılan Yıldırım Demirören 2491 oy ile dün tekrar başkan seçildi. 11,300 üyenin oy kullanma hakkına sahip olduğu seçime, üyelerin sadece yüzde 27'si ( 2924) geldi. Gelenlerin de yüzde 82'si sayın Demirören'e oy verdi. Yani 2491 Beşiktaşlı eski başkanı üç yıllığına yeni yaptı.
2004 seçimlerinde 3272 oy alan sayın Demirören'in oylarında yüzde 24'lük( 781 ) bir azalma olduğu görülüyor. Dün Beşiktaş, tarihinde ilk kez kulubü 100 milyon dolar üzerinde borçlandırarak ( 32 milyon doları kendisine) seçime giren ve seçilen bir başkanla üç yıl daha geçirecek. Beşiktaş semtindeki büyük rant (Fulya, Akaretler... gibi), sayın Seba'nın genç öğrencilerinin gruplaşmasına ve kulubü bugünkü haline getirmesine neden oldu. Bu rantta işini görenler sosyal yaralara fotoğrafsal bir bakış getirip magazin sayfalarından kurtulmaya çalışırken, şimdi ki başkanın da söz verdiklerini(!) yerine getirebilmek için projeleri bitene kadar başkanlıkta kalacağını söyleyebiliriz.
Sizin de Beşiktaş için verilmiş sözleriniz varsa gelecek seçimlerde aday olabilirsiniz...

Perşembe, Aralık 21, 2006

Okudukça aptallaşmak, yazdıkça akılanamamak...

"...Aptallaşıyoruz; okudukça, okudukça.Katılaşıyoruz*.."Uzun zamandır bozuk para yapamadığım bazı düşüncelerimi bu hafta Aksiyon Dergisi'nde yanyana gelmiş üç kelime olarak okuyunca birden heyecanlandım. İşte düşüncelerim üç kelime yani üç kuruş. Okudukça aptallaşıyoruz. Katılaşıyoruz.
Bu kelimeler bugünkü medya dünyamızı en iyi anlatan üç kelime. Okuyan, okudukça katılaşan ve ülke gündemini belirlemeye çalışırken fanatikleşen ve bundan da rating ve kazanç elde edenler. Fanatiklik bizim gibi yüzyıllar boyunca sürekli kendi kendini acımazca eleştirmiş, batıdan gelene hep hayranlık duymuş bir toplum için rating demek. Bu da bazı hamhalat* olmuş ama kendini bulunduğu toplumdan veya müşterisinden daha akıllı sanan insanlar için para, çok para demek. Onlar için her dönemde toplumsal bir bölünme mutlaka olmalı. Demokrasi adına çok seslilik adına hem de. Bölen onlar olmasa zaten birileri olacak. Bu birilerinin batıdan veya doğudan olmasındansa bizden birileri olması ve bu işin maddi kazancının da memlekette kalması adına daha iyi değil mi ! Onlar, bunun toplumun desteğini de alacağını söylüyorlar. Zaten beklenmedik ve çözümlenemeyecek kötü bir sonuç çıkarsa da bunun batı ve doğu bağlantılarını en esrarengiz şekilde senaryolaştırıp anlatmıyorlar mı ? Şu bizim medya varya, eğitim seviyesi orta seviyedeki gazete okurlarına Avrupa belki de Amerikalı meslektaşlarından çok daha iyi kamoyu ambalajı ve pazarlaması yapıyor. Her yazılarında ondan bundan, kitaplarının orasından burasından alıntılar yaparak okurlarını müthiş etkilediklerini düşünürler. İyi ki varsınız, siz olmasanız bunları nereden bilecektik misali okurdan takdir beklerler. On tane mail veya telefon gelse, herşeyi durdurup doğrucu davut kesilirler. Herşeyin en iyisini bilir, en doğrusunu bu ülke için söylerler. Ülkeyi götürmek istediğiniz yeri Mustafa Kemal Atatürk'ün muassır medeniyetler seviyesi olarak anlatırlar ama nedense yıllardır bir türlü Önderin vasiyetini yerine getiremeyiz.

Okudukça katılaşan ve fanatikleşerek, her şeyi hem de en iyisini bildiğini sanan bilgili ama manevi doygunluğa ulaşamamış sevgili medya yazarlarımız, okudukça, okudukça aptallaşıyorsunuz ama yazdıkça akıllanmıyorsunuz. Sizi okuyanları da aptal sanıyorsunuz ama okurlarınızı yıllardır hala tanımıyorsunuz. Oysa onlar sizi kendilerinden daha iyi tanıyorlar çünkü hergün sizleri okumak için zaman ve para harcıyorlar. Sizlerin daha başarılı olmanızı istiyorlar çünkü bir ülke ancak medyası kadar güçlüdür.


*Bu sözleri söyleyen İletişim Bilimleri'nde "Philosophy of Culture" dersimin hocası Ahmet İnam. Bana felsefeyi sevdiren, her hafta Ankara'dan Eskişehir'e yarım düzine öğrenci ve iki saatlik bir ders için gelen ve gülümsemesi hiç eksik olmayan Felsefeci Ahmet Hoca. Teşekkürler Hocam. Paramı bozduğunuz için. Düşüncelerimi daha anlaşılır ve kullanılabilir hale getirdiğiniz için.


Bilgi: Röportajındaki tam cümle şöyle; "... aptallaşıyoruz; okudukça okudukça...katılaşıyoruz. Fanatik insanlar haline geliyoruz. Bu da bilimi tanımamaktan kaynaklanıyor..."

Salı, Temmuz 11, 2006

Zizou'nun Kafası

İtalya, Dünya Kupası'nın dördüncü kez sahibi olurken, final maçına Zizou'nun Materazzi'ye attığı kafa damgasını vurdu.
Henüz konu ile ilgili Zidane'dan basına yansıyan bir açıklama yok. Ama kafayı yiyen Materazzi'den küfür ettiğini kabul eden bir açıklama geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ise Elysee Sarayı'nda kabul ettiği Fransız Milli Takımı'na oyuncularını ikinci olmaları nedeniyle kutluyor ve 2004 yılında "Sovalye" ünvanı verdiği Cezayir asıllı vatandaşı Zinedine(Zeyneddin) Yazid (Yezid) Zidane'a "yüreğin, bağlılığın sembolüsün. İşte bu yüzden seni çok seviyor ve sana büyük hayranlık duyuyoruz..." diyordu. Yani üzerine düşen görevi yapıyor vatandaşına ve milli takımının kaptanına sahip çıkıyordu. Zaten yapması gereken de bu değil miy di ?
Kendini neden kontrol edemediğini ve o kafayı neden attığını bilmiyoruz ama konu ile ilgili Fransa ve Türk basınında yer alan bugünkü bazı gazetelerin manşet ve haberleri paylaşmak istiyorum. Le Equipe "Sonsuza Kadar Pişmanlık", La Parisien "Mavi Melek Şeytana Dönüştü" Hürriyet, hem birinci sayfasında hem de spor sayfası'nda ana haber olarak yer verdiği olay ile ilgili; birinci sayfasında yedi sütuna manşet " Terörist mi dedi anasına mı sövdü " spor sayfasında ise dokuz sütuna manşet "İki Yüzlü Kral"manşetinin üst başlığında ise "Materazzi'ye kafa atan Zidane'ın kariyeri vukuatlarla dolu" yorumu ile duyuruyordu. Vatan "O kafa terörist lafına" Milliyet " Terörist dedi kafayı yedi "Sabah "Kötü örnek oldun"

Pazartesi, Mart 20, 2006

Liselerde ücretsiz Tevrat,İncil ve Kur'an dağıtılsın...

Ankara Keçiören Lisesi Müdürü Asaf Yavuz, Türk Diyanet Vakfı tarafından ücretsiz dağıtılan "Kur'an-ı Kerim Meali" kitaplarından resmi yazı ile 700 adet isteyince, bu davranışı nedeniyle Sabah Gazetesi kendisini bugünkü manşetine "Vallahi billahi 700 demedim" sözleri ile koyarak ödüllendirdi. Yabancı kaynaklar tarafından çoğunluğu (%99,8*) müslüman olarak kabul edilen memleketimizin bir ilçesinde 13 yıldır müdürlük yapan (haberde kaç yıldır ne yaptığı pek anlaşılmıyor ama en yakın anlamı bu sanırım) bir kişinin verdiği demece bir bakın. Her üç öğrencisinden sadece birine, dünyada 1,5 milyar insanın inandığı bir dinin kitabını dağıtmak üzere Türk Diyanet Vakfı'ndan talepte bulunmuş. Sonra yazdığı dilekçe birileri tarafından medyaya sızdırılmış. O 'da ilgili gazetecinin taraflı soruları karşısında yemin etmeye ve konuşmalarını yuvarlamaya başlamış. Bunlar haberin bana anlattıkları. Oysa keşke Tevrat, İncil ve Kur-an lisede bizlere dağıtılsaydı da dinimi karşılaştırmalı ve sorarak öğrenseydik. O zaman Kur-an dili ve mealini o zamanlar daha iyi kavrar, laiklik ve müslümanlığın birlikte nasıl bu ülkeyi gelişmiş ülkelere örnek olabilecek seviyelere getirebileceğini anlatabilirdik. Eminim ülkemiz ve yaşlı dünya, bu konuda en az elli yıl kazanırdı. Ne dersiniz ?

*Kaynak:CIA FactBook

Çarşamba, Mart 01, 2006

Turk Medyası 6, Türkiye 0

FIFA Disiplin Komitesi, beklenen kararını dün akşamüstü açıkladı. Altı resmi maçı tarafsız sahada ve seyircisiz oynama cezası aldık. Bu kararı popüler gazetelerimiz bugün okurlarına birinci sayfalarından şu çarpıcı başlıklarla duyurdular: Hürriyet "İnsafsız Ceza", Sabah "Seyircinin Suçu Ne ! ", Posta "Ceza Çok Ağır Avrupa Hayal", Milliyet "FIFA'dan Çok Ağır Fatura", Vatan "FIFA Tarihinin En Ağır Cezası", Akşam"FIFA Başımıza Çuval Geçirdi". Aynı haberin spor sayfalarındaki dokuz sütuna manşetleri ise daha çarpıcıydı; "FIFA'dan Tarihi Tekme" Posta, "Assaydınız Bari" Hürriyet, "Bunun Adı İhraç" Sabah, "İhraçtan Döndük" Milliyet, "Ucuz Kurtulduk" Vatan, "Ceza Değil İnfaz"Akşam... Medyamızın her aşamasına tanıklık yaptığı ve milli olamadığı bu tarihi spor ayıbımızda, FIFA'ya bu kararı almasında her türlü yardımı yaparken bir de bu işin tüm sorumlularını hemen ertesi gün istifa ettir-ebil-seydi bu manşetleri atmakta haklı olabilirdi. Ama halen milli duygularını ateşlemeye çalışan başlıklar atıyor. Sonra da her zaman ki sorumluluğu (!) ile "bu benim işim diyerek" bunları da haber yapacak. Belki de şu sıralar, ateşlediği bir aklı evvelin FIFA binasına protesto saldırısında bulunmasının hayalini bile kuruyor olabilirler. Bu kararın alınmasına neden olan diğer müsebbiblerinin halen vatandaşın alın teri ile ödenen maaşlarını almaya devam etmeleri milli medyamızın ayıbı değil de nedir ? Eğer herşeyi yaptıklarını ama buna rağmen ilgili kişilerin istifa etmediklerini düşünüyorlarsa, spor medyamızın gücünü kamuoyu nerede hangi olaylarda ve nasıl anlayacak ? Kendine yıllar önce bulduğu dev bir aynanın önünde sürekli yönetme ve herşeyi haber yapma isteğiyle yaşaması mümkün mü ?

Pazartesi, Şubat 27, 2006

Deneme-1" Kendini Bulmak"

"Zafer ve Kurtuluş mahallelerinin o yol ayrımındaki soğuk ve metal rengi elektrik direğinin altında, en yakın arkadaşım Orhan ile birlikte ıslanıyorduk. Aylarda Nisan dı. Konuştuklarımızın sadece cevapsız sorulardan oluşması içimizi olduğu kadar, sanki gökyüzündeki bulutları da karartıyordu. Orta ikinci sınıfta, bir elimizde ıslak resim dosyaları diğer elimizde ise ağır bir okul çantası ile orada bir saate yakın ıslanarak konuşmuştuk. Yağmur şiddetini tekrar artırdığında evden merak edeceklerini düşünerek ayrıldık. Kıbrıs Barış Harekatı daha yeni bitmiş, karartmadan kalma kalın battaniyeler bazı evlerin cam kenarlarında, çivilerin ucunda hala duruyordu. Seksen ihtilaline ise daha 5 yıl vardı. Eve gittiğimde salonun bir köşesinde sessizce başlayan iç çekişlerim, yerini yüksek ve tanımsız bir ağlamaya bırakıyordu. Nedenini bilmediğim bu ağlama boyunca annem, birşeyler söyleyerek beni teselli etmeye çalışıyordu. Ama annemin ne dediğini duyamıyordum. Sabit aralıklarla sadece "bilmiyorum anne" dediğimi hatırlıyorum. Yıllarca sonra bu olayı hatırladığımda kendimi aradığım o ilk günlerin bol yasaklı, biraz Kemalettin Tuğcu'lu, bol ezberli, çıtak imamlı, çok çalışmalı, az paralı, Kütahya kömürlü, Tarkan'lı ve Ankara-Eskişehir arasında geleceksiz bir kasabada olduğunu hatırlıyorum...

Cumartesi, Ocak 28, 2006

Popüler Medya ve Din

Hemen hemen her gün, popüler gazetelerimizin sayfalarında din ile ilgili bir haber mutlaka okuyoruz. Okuduğumuz haberlerin tamamı islamiyetle ilgili ve olumsuz olması oldukça manidar. Yapılan haber ve yorumların siyaset ve medya dünyası dışında kamuoyunun ilgisini çekmeyi başaramaması ise daha da manidar.
Oysa bu ülkenin gündemini belirleme sorumluluğunu kendi omuzlarına yükleyen ve bununla dolaşan usta gazetecilerimizin (!) bu konuda kamuoyunu etkileyememesi ise kendileri için öncelikle araştırılması gereken bir konu olabilir. Öyle ya, yüzde doksan sekizi müslüman olan bir ülkede kamuoyu bu tür haberlere beklenilen tepkiyi neden vermez ? Konuyu araştırmadan önce araştırma fakiri medyamızın bu haberleri ve yorumları yapan o popüler gazetecilerinin dini konularda ne kadar bilgili olduklarını sorgulamak gerekir. Bu sorgulama eminim onların da meraklarını da giderecektir. Araştırma emri vermeden önce bu konuda yeteri kadar bilgisi olmayanlara iki önerim var. Birincisi yarından itibaren hemen orta düzeyde din ve tarih dersi almaya başlamaları. İkincisi ise bu eğitimleri bitirmeden kesinlikle bu konuda haber ve yorum yapmamaları. Sosyo ekonomik statüleri nedeniyle en iyi öğretmenlerden bu dersleri alacaklarına inanıyorum. Ders deyince yanlış anlaşılmasın bu derslerden sınıf geçmeleri gerekmiyor biliyorsunuz. Yani, iki vize bir final ve de bir de bütünlemesi yok. Yaptıklarının sadece siyaset ve medya gazeteciliği olmadığına inandığım kişilerin, bu tarihi eğitim fırsatını, en iyi şekilde değerlendireceklerine inanıyorum. "...Bu yaştan sonra eğitim mi olurmuş, topluma mal olmuş koca koca adamlara ne eğitimiymiş bu..." demeyin. Şöyle düşünün; her gün işleri gereği okuyor, çiziyor ve yazmıyorlar mı? Hem de sayfalarca... Eğer bu eğitimi kendileri ve müşterileri olan bu ülke kamuoyu için almak istemiyorlarsa, yabancı medyanın karşısında bu konuda artık daha fazla rezil olmamaları için bu eğitimi almalarını öneririm. Yoksa yarın, Avrupa'nın ve-ya Amerikan'ın o hergün okuyup alıntılar yaptıkları ciddi gazetelerinde (popüler gazeteler değil) kendileri için, ülkenin tarihi ve yaygın dini hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmamakla suçlanabilirler. Belki de daha da ileri giderek kamuoyunun bu konuda onları ciddiye almadığını, meğer popüler gazetecilerin yıllardır politize edilmiş dine karşı laikliği savunan haber ve yorum yazdıklarını söyleyiveriler. Dini konularda doğru bilgiye ve uzmana sahip olmayan popüler medya yönetimlerinin yıllardır yaptığı bu tür haber ve yorumları temel gazetecilik kurallarına aykırı ve sadece sansasyonel kaygılarla yapıldığı sonucuna ulaşabilirler. Hem de elin o hükümetleri deviren itibarlı bilen yabancı meslektaşları bunu yapıverir. O zaman "...tencere dibin kara... yazıları yazamazsınız onlar için. Gelin; neyi bilmediğini bilen ve öğrenmeye çalışanlardan olun, o herşeyi bildiğini sanan ve bilmediğini öğrenmeyi reddeden yarı cahil gazetecilerden olmayın...

Salı, Ocak 17, 2006

Uluslararası Medya Haber Kredilendirme Kuruluşu...

Popüler basınımızın haber karnesi bu yıl da zayıflarla dolu. Son Kuş Gribi ve Ağca haberlerinde de sonuç değişmedi. Günde ortalama oniki kişinin trafik kazalarında öldüğü bir ülkede basın kuş gribine, toplu insan ölümlerinin beklendiği bir haber sansasyonu ile yaklaşınca neredeyse bir iş kolunun yok edecekti. Şimdi bu iş kolunun kurtarmak için programlar, açık oturumlar yapılıyor, vatandaşa ücretsiz tavuk etli mangal partileri düzenleniyor. Gazeteler bu konuda kendini sorumlu(!) hissediyor ki hiçbir belge istemeden sorgusuz sualsiz tavuk eti reklamlarını sayfa sayfa yayınlıyor. Oldukça da iyi reklam gelirleri elde ediyor. Düşünsenize hani toplu ölümler yaşanabilirdi ? On günde ne değişti bu ülkede ? Karla birlikte uykuda olduğu iddia edilen böyle ciddi bir virüsün kol gezdiği ülkemizde medya neden reklam yapan firmalardan hiç bir belge talep etmez ? Çünkü haber başka, reklam başka. Öyleyse yenilse de yense de içimdeki kartal aşkı bambaşka...

Bir diğeri Ağca nın hapisten çıkmasına saatler kala yapılan haberler ve yorumlar. Bu memlekette ceza yasasını okuyan ve uzmanından zamanında görüş alarak yanlışı Ağca dışarı çıkmadan aylarca önce düzeltirecek bir muhabir yok mu ? Huuu... Orada kimse yok mu ?Malesef yok...

Son ana kadar görevini yerine getirmeyen medyamızın son dakikada kamuoyunun önünde ortalığı ateşe vererek her şeyi yakma teşebbüsü yeni değil biliyorsunuz. Bu sahneyi son on yıldır her önemli olayda tekrar yaşıyoruz. Neden ? Çünkü medyamızın bilgi düzeyi hala yetersiz ve yıllardır uzmanlaşamıyor. Gazetecilik, özellikle de muhabirlik ülkemizde hala para kazanılacak bir meslek değil. Genel Yayın Yönetimleri tarafından sömürülen bir sevda. Kamuoyunun Japonya da birinci, Amerika da dördüncü sırada güvendiği basının ülkemizde ilk onda bile ismi geçmiyor. Neden ? Kamuoyu her araştırmada bunun nedenini söylüyor ama ilgili kişiler bunu anlamak istemiyor. Ve nedenini bilmediğini savunuyor. Düşünsenize Japonya ve Amerika'da on gün içinde, böyle iki önemli haber medyanın gündemine gelse, gazeteler satışlarını en az yüzde on artırmazlar mı ? Ama bizde-aynı dönemde- okullar tatile girdi diye (!) tam tersi tirajlar düşüyor.

Söylediklerini "Zırva" olarak yorumladığı bir mahkumun sözlerini, birinci sayfasında hem de manşet üstünden dokuz sütuna vermesi sizce bir tesadüf olabilir mi ?

Bu soruları daha da çoğaltabilir, eleştiri dozunu artırabiliriz. Ama böyle bir eleştirinin herşeyi bilen (!) gazetecilere bir yararı dokunur mu dersiniz ? Hiç sanmam...

Medyanın tüketicinin yaşamındaki yeri, güven ve doğru bilgi üzerine kuruludur. Gerçek haber ve bilgi dünyanın her yerinde gerçek bir haber ve bilgidir. Bir haberin yapılma biçimi ve kuralları aynıdır. Farklı olan haberin kaynağıdır. Hızla globalleşen ve uluslarası şirketler tarafından denetlenen reklamverenlerden sonra artık medyanında sadece tirajlarını değil yaptığı haberleri de uluslararası firmalara denetlettirmesi gerekir.

Bu problemin diğer ülke medyalarında da olduğunu düşünerek WAN ( Dünya Gazeteciler Birliği)'a konu ile ilgili bir öneride bulunmak istiyorum.

Medya yaptığı haberleri her ülkede Uluslararası bir Medya Haber Kredilendirme Kuruluşu'na denetlendirsin. Raporlar yıllık açıklansın ve artık hangi haberin doğru , hangi mecranın daha güvenilir olduğuna karar verelim. Medyamıza artık bizde güvenelim... Ne dersiniz ?

Pazartesi, Aralık 26, 2005

BJK'nın Başkanı ve Taraftarı Olmak...

Ülkemizin ilk spor kulubü olarak 1903 yılında kurulan ve logosunda Türk bayrağı taşıyan bir takımın başkanı ve taraftarı nasıl olunur veya nasıl ol-un-malıdır ? Bu soru, siyah beyaz renklere karşılıksız gönül vermiş benim gibi binlerce taraftarı şu sıralar malesef kara kara düşündürüyor.
Malesef diyorum çünkü böyle bir soru, ne Beşiktaş ne de başka bir kulübün taraftarının gündeminde olmamalı. Bir taraftar, yani taraflı ve duygusal biri için oldukça zor bir durum. Ama Beşiktaş'ın yarınları için bu soruların cevabını Beşiktaş'lılar bugünlerde vermek zorunda.

Çünkü üç haneli milyon dolara yaklaşan borcu nedeniyle kimsenin sesi çıkarmadığı ve sorumluluk almadığı bu kulübün, önümüzdeki seçim döneminde sorumluluğunu kim, hangi yönetimle ve hangi şartlarda alır ? Beşiktaş gibi bir kulübün bugünlere gelebileceğinin hesabını yapamayan aklı evvel bir yönetimden seçim dönemine kadar daha nasıl bir hizmet beklenir ?
Takımın bütün futbolcularını, kendilerine öz güvenlerini kaybetmişler ve heyecansızlar diye satışa çıkaran böyle bir yönetimin takımı gençleştirme ve yarınları kurtarma operasyonunu başaracağına nasıl inanılır ? Kendi aldığı yerli ve yabancı futbolcuları bu açıklamalarından sonra kim, kaça ve niye alır ? Satışlarından elde edilecek rakamlarla ne kadarlık açık kapatılır ?

Peki bu yönetim heyecansız ve özgüven problemi olan futbolcuları niye aldı ? Kimler bu futbolcuların alınmasında aracılık yaptı ? Bu kadar borç zihinsel problemi olan futbolcuları alarak mı yapıldı ? Bu futbolcuların sağlık kontrolünde hangi doktorlar bulundu ? Yok eğer bunlar futbolcularla ilgili değilse, bu takımı ve futbolcuları kim-ler bu hale getirdi ? Ya da herşeyi müşteri yani markaya duygusal olarak bağlanmış ve cebindeki son parası ile maça giden, lisanslı ürünlerini alan sadık müşterisi olan taraftar mı yaptı ?
Sporun yeni kuralları, artık ekonomik olarak güçlü ve alacakları borçlarının üzerindeki kulüplere göre düzenleniyor. Bu, böyle bir Beşiktaş için avantaj mı yoksa tehdit mi ?
Tribün-saha mesafesini başka bir güzide kulübümüzün yönetimini (Avrupa da benzerleri varmış ) örnek alarak, seyircinin futbolcunun yüzüne tükürme mesafesinde yapan bir yönetimin, asayişi sağlamaya çalışan emniyet mensuplarına bile saldıran, bela ile başlayıp ağzından çıkan ama kulağın duymadığı küfürleri tezahurat diyen eden bir gruba sahip olması normal değil mi ?
Evet, logosunda Türk bayrağı taşıyan bir spor kulübünün başkanı ve taraftarı nasıl olunur veya nasıl ol-un-malıdır ? Bu soruyu sadece ben cevaplıyacak olsam belki de bu yazıyı yazmak yerine, Beşiktaş'a ait sahip olduğun herşeyi (kartları, bayrakları, rozetleri, formaları ...) götürüp İnönü Stadı'nın Şeref Tribünü kapısına, üzerine "Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün Bugünkü Başkanlığı'na saygılarımla" yazılı küçük bir not ile çözebilirdim. Ama sevgili babamın bizlere Beşiktaş'ı anlattığı o ilk günden beri gönül verdiğimiz bu renkleri ben de çocuklarıma, yiğenime, babaları ve anneleri diğer takımları tutan çocuklara anlattım, anlattık. Onların hepsi şimdi birer Beşiktaş taraftarı ve geleceğe umutla bakmaları gerekiyor. Bu nedenle onların zamanındaki büyük Beşiktaş hedefi için bu yazıyı yazmam gerekiyordu.
Dün ülkesinin gururu olarak herkese örnek olan bir spor kulübünün bugün mensubu olmak gerçekten zor. Basketbol ve Voleybol'daki başarılı gidişe sevinemiyor bile insan. Son iki sezondur kulübün kasasından yaptığı fütursuz ve hesapsız harcamalarla medyanın başarılı dediği hemen hemen herkesi transfer eden ve şimdi de hepsini satışa çıkardığını söyleyerek tarihe geçen bir başkan ve yönetimi için daha ne söylenebilir.
Her zaman " insanlar hak ettikleri gibi yönetilirler" sözüne inanan biri olarak, sen bizim için hayırlısı neyse onu ver Allahım diyorum sadece. Çünkü hiç kimse sevdiği, taraftarı olduğu bir kulübü isteyerek bu hale getirmez. Dün söylediği ve yaptığı ile bugün söylediği ve yaptığı arasında bu kadar fark olmaz. Ya bu işi veya sevginin o herşeyi yok edebilen gücünü bilmeyen biri-leri bunları yapabilir. Ben de bugünkü yönetimi artık acımasızca eleştiriyorum. Ama benimki rahatlamak için değil. Birileri çıksa da bizde elimizden gelen her türlü desteği versek, çok çalışsak, gelişsek, eksiklerimizi tamamlasak,değişsek ve daha çabuk atlatsak bu dönemi diye. Evet böyle bir markanın gerçek sahibi olan taraftarları olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Bu ülkenin medyası, taraflı yazarları böyle yazdıkça, söyledikçe ve oynattıkça belki daha da zor günler var bizi bekleyen. Ama dedim ya işte, taraftar ne kadar belli etmese de taraflı ve duygusal olur yoksa taraftar değil tarafsız olur, yani yok olur. Onunda bizimle ve bu yazıyla bir ilgisi olmaz.

Meraklısı için not: Bir ülkenin medyası sadece başka ülkelere karşı taraflıdır, yani kendi ülkesi tarafındadır.

Pazar, Aralık 18, 2005

Picasso mu, Orhan Pamuk mu ?

Mecraları genel yayın yönetmenleri temsil eder bilirsiniz.Neden mi ? Nedenini bende henüz bulamadım. Büyüklerimizin deyimiyle bu bir gelenek. Şu ünlü Kavuk misali. Kimilerinin gece gündüz hayalini kurduğu ve olmadık plan, entrika ve stratejiler uygulayarak uzun uğraşlar sonrasında elde ettiği bu görev, bazıları için ise sadece bir görevdir. Yani size tevdi edilen ve kabul etmek zorunda olduğunuz bir görev. Yani günü geldiğinde ( Başbakan,Cumhurbaşkanı, kulüp başkanları vb. görev sürelerine bakılarak süre saptanabilir) kimse istemeden ve yerinize kendinizden daha iyi birini yetiştirerek, kendi isteğiniz ile bırakılacak bir görev.

Bir mecrayı temsil etmek, gerçekten herkesin kolay kolay kabul etmeyeceği bir sorumluluk. Bu dördüncü gücü başka sektörlerle karıştırmadan düşüncesinize, bir mecra markasını temsil ediyorsunuz. Yaşantınız, aileniz hemen hemen herşeyiniz oluyor. Bazılarımız, bedeli ödendikten sonra ne var bunda, diyebilir. Ama burada patronun kaç yıl bu bedeli ödediği değil , sonra niye ödemek istemediği ve ardından da o kişiye ne olduğu önemli değil mi ? Yıllarca çok iyi para kazanmış olmanız yeterli mi ? Bir gün patronunuz teşekkür ettiğinde, o bedeli ödenmiş paralarınızla yalnız başbaşa kalıveriyorsunuz. Peki sonra, birileri uzun bir tatile çıkıyor. Birileri hemen kitap yazmaya başlıyor. Kimileri eski köşe yazarlığına veya muhabirliğe geri dönüyor, dönmeye çalışıyor. Çünkü genel yayın yönetmenliği yaptıkları en önemli iş. O görevde siz olsanız görevi bıraktıktan sonra kendinizi hala aynı statüde hissetmezmisiniz ? Sonra size "Eski Genel Yayın Yönetmeni" diye hitap edilmesinden ve söylenirken de "eski" kelimesine vurgu yapılmasından hoşlanır mısınız?

Burada amacım genel yayın yönetmenlerini eleştirmek değil. Bu görevi yapanları son derece takdir ettiğimi bilmenizi isterim. Benim bir iletişimci olarak merak ettiğim, niye bazıların bu kutsal diyebileceğim görevi yaparken neden bir de haftanın 5 veya 6 günü kendilerine bir köşe edinir ve oralara tünerler. Sonra her konuda sürekli yazarlar. Sonra yazdıklarını anlayamayız ve o markayı temsil eden kişiyi çok sevsek bile yazdıklarını onaylamaz ve uygun bulmayız. Genellikle biz onları önemli haberler sonrasında okumak veya dinlemek isteriz. Çünkü her gün bedel ödeyerek satın aldığımız, bizi tamamladığına, eksiklerimizi giderdiğine inandığımız o mecranın konuya bakışını merak ederiz. O zaman onlara köşe yazarı ve yorumcu demeyiz. Biz de onları o marka ile bütünleştirmeye çalışmayız. O halde bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? İçimdeki ses buna gelişmekte olan bir ülkede unutulmama sendromu diyor. Çünkü bu görev, iki ayrı şapkayı kaldırmıyor.

Bunlar dünkü Hürriyet Gazetesi'nde Sayın Ertuğrul Özkök köşesini okurken aklıma geldi. Çünkü sayın Özkök, dünkü köşesinde Orhan Pamuk haberi dururken "Şanlıurfa'dan Picasso turu" haberinin neden Hürriyet'e manşet olduğunu anlatıyordu. "...Dakikalar geçiyor, bir türlü karar veremiyorduk.Hangisini manşet yapalım.Türkiye'nin karanlık yüzünü mü yoksa içimize su serpen aydınlık yüzünü mü ? Dünya basınının karanlık korosuna mı katılalım; yoksa tek başımıza kalmayı göze alıp bu bir avuç aydınlık çocukla birlikte parti düzenleyip ülkemizin aydınlık yüzünü mü kutlayalım ? İkincisini seçtik. Çok da iyi ettik..."

Anlaşılan bu iki haber sayın Ertuğrul Özkök'ü konuyu köşesine taşıyacak kadar iki arada bir derede bırakmış. Orhan Pamuk haberini birinci değil de ikinci haber olarak bile kullanmalarının yarın onları birilerinin huzurunda tek başına bırakacağını ama bunu göze aldıklarını belirtiyor. Acaba kastettiği dünya basınının karanlık korosu karşısında tek başına kalmakmı yoksa bizim bilmediğimiz başka birilerini mi kastediyor ?

Diğer taraftan Picasso haberinin çıkış noktasında bizzat kendisinin olduğunu belirtiyor ve diyor ki "...Ben bunu yazımda küçücük bir cümle olarak geçirmiştim. Beşiktaş Belediyesi, bu küçücük cümleyi ciddiye almış ve onları alıp İstanbul'a getirmişti..." Küçücük bir cümle ve bu cümle ile ciddiye alınmak. Aslında anlatmak istediği gerçekten bu mu ?

Ya da AKP'li belediye başkanlarının, mecralar tarafından başlatılan içki yasakları kampanyasına malzeme olmaları ile ülkenin karanlık yüzlerinden biri olduğunu CHP'li bir belediye başkanını yaptığını ise aydınlık bir yüz olarak mı ifade etmeye çalışıyor ?

Oysa bugün sabah haberlerinde, yayınevinin Fransız sokağındaki yemeğe katılanların demeçlerinden sadece sağcı gazeteler nasiplerini aldı. Onları da normal karşıladıklarını(hedefleri de herhalde buydu ve başardıklarını söylüyorlar) belirttiler. Yani şimdi Hürriyet, dünya basınının karanlık korosu karşısında değil yanında mı yer almış oldu. Beşiktaş Belediyesi tarafından Şanlıurfa'dan alınıp SSM'nin Picasso sergisine getirilen bu çocuklar diyet olarak bir basın bültenine malzememi yapıldı. Anlamadım. Siz anladınız mı ?