Salı, Temmuz 28, 2009
Dünya Birleşmiş Uluslar Birliği ve Medya-1
Çarşamba, Temmuz 15, 2009
Türban ve Ayşe Arman
Cuma, Temmuz 10, 2009
Kriz, Tüketici ve Medya
Salı, Temmuz 07, 2009
Sizin platforma reklamveren indi mi ?
Pazartesi, Temmuz 06, 2009
Başbakan Olmak ve Medyayı Yönetmek...
Çarşamba, Haziran 24, 2009
Kriz, Parlemento, Medya ve Biz
Salı, Haziran 02, 2009
TV İzlenme Ölçümü
Evet, şu anki ölçümlere güveniyorum. Çünkü, 16 medya ajansı ve 12 TV kanalı bu verileri alıyor. TIAK diye sektörün tüm taraflarının temsil edildiği 20 kişilik bir komite tarafından onyedi yıldır IAA çatısı altında yönetiliyor. Bağımsız denetimi yapılıyor. Diğer taraftan firma bu işi, 5 kıtada, 30 ülkede ve kırkbeşbinin üzerinde hanede yapıyor. Böyle bir pazarda, ben rating ölçümlerine güvenmiyorum demek, herşeyi reddetmek demektir. Eğer redediyorsak AGB Nielsen’i değil başka şeyleride konuşmamız gerekir. Bu da, işi bilen birinin söyleyeceği bir şey olamaz.
Burada asıl sorun, güven üzerine değil, mecraların pazarlama yatırım yönetimleri üzerine olmalıydı. Yani nasıl oluyorda hep benzer programlar bu kadar seyrediliyor ? Tüketicinin medya tüketiminde tercihini etkileyen unsurlar neler, bu tercihler ne kadar etik mesajla, nasıl tetikleniyor ? Medya bunun için ne yapıyor, ne yapmıyor ? Insanların kendine bilgi ve fayda sağlayan programları daha fazla seyretmesi için neler yapılmalı olmalıydı...
Tabiki ölçümlerin daha başarılı olması için tamamlanması gereken yönleri var. A.M.A.C. olarak hane sayısının Italya ve Ingiltere örneklerinde olduğu gibi 2010 da beş binin üzerine çıkarılmasının zorunlu olduğuna inanıyoruz. Aynı zamanda gelişen yeni yayın teknolojileri düşünülerek Unitam vb.cihazların kullanımının artırılması gerekir. Üç milyarlık ve şeffaf ol-a-mayan bir pazarda bu, ciddi bir yatırım demek biliyorum. Ama ancak böyle bir durumda merak edilen kırılmaları daha net görebilir ve anlatabiliriz. Bu durum, mecra ve yapımcılar kadar bugünkü sonuçların güvenirliliğinin üçüncü kez belgelemesi açısından da önemlidir.
Reytinglere olan güvensizlik Reklamvereni nasıl etkiliyor? 18 yıldır ölçümleri yapan AGB’nin bu süreç içinde yıprandığı ve güven kaybettiği konuşuluyor siz buna katılıyor musunuz? AGB’nin hataları nelerdir sizce?
Rating ölçümlerine reklamverenlerimiz ve tarafımızdan herhangi bir güvensizlik söz konusu değil. AGB Nielsen’in geçen sürede yıprandığı ve güven kaybettiğine katılmıyorum. 20 yıldır ülkemizde ölçümleme ve araştırma işi yapan bu şirket, eğer TIAK kurulduğundan beri 17 yıldır aynı ihaleyi sürekli kazanıyor ve bu işi yapmak için görevlendiriliyorsa güven kaybından söz etmek doğru olmaz. Ama sektörel bir komite tarafından başarı ile yönetilen ve bağımsız denetlenen bir şirketin epeyce yıprandığı değil de, yıpratıldığını sorsaydınız katılırdım. Amaç üzüm yemekse bağcıyı dövmek niye anlamıyorum.
Sorun gerçekte, ülke medyamızda bu konuda hala bilgi sahibi olamayan ama grubunun ticari çıkarları için herşeyi yapabilecek uzman sayısının fazlalığından kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca medyanın bilgi vermek yerine yönetme istediğinin kabardığı dönemlerde benzer problemlerle sık sık karşılaşmamız da yeni değil biliyorsunuz.
Biliyorsunuz dünya’nın en çok TV seyreden ülkelerinden biriyiz. Aslında vakit geçirmeden bu işi, dünyada daha başarılı hale nasıl getirebilirize bakmalıyız. Bakın gazete mecrası üzerine en önemli proje, araştırma ve çalışmalar, en çok gazete okununurluğunun olduğu ülkelerden çıkıyor. Bizde ise Tv izlenme ölçümleriyle ilgili uluslararası bir projemiz bile yok. Ölçüm yapan firmanın yaptığı hatalar varsa ki olması doğaldır. Bunları TIAK’ın açıklaması daha doğrudur.
Önümüzdeki süreçte yeni bir ihale yapılması konuşuluyor. Sizce bu ihaleden sonra nasıl bir ölçüm sistemi oluşturulmalı?
Zaten 2010 yılı için ihale yapılıyor ve TIAK konu ile ilgili yenilediği şartnameyi ihaleye katılacaklara iletti. Bildiğim ihaleye hazırlanan üç tane çok uluslu şirket var. Onlarında tecrübeleri ve çalışma şekilleri belli. Yeni ihaleyi uluslararası tecrübesi olan ve yaptığı ölçümlerle yüksek kabul gören bir firmanın kazanması sektörün yararına olacaktır. Yenilenmek ve değişime ayak uydurmak tabiki önemli ama bu sisteme ve sektöre zarar vermeden olmalı.
Bu işi tetikleyenlerin önce ölçümlemelerle ilgili yapılan bağımsız denetimin neleri, niçin kapsadığı ve nasıl yapıldığını sorgulanması ve öğrenmesi gerekir. Gerçekten sistemin nasıl işlediğini ve denetlendiğini bilimediklerini düşünüyorum. Yok eğer amaçları reklam yatırımlarından istedikleri payı alamamaksa, sektörün en önemli sorun olan şeffaflaşmayı sağlamadan bu işi nasıl çözecekler ? Bakın Amerika ve Avrupa’da on yıldır var olan bağımsız pazarlama yatırım yönetimi danışmanlığı ve denetimi ülkemizde hala çalış-a-mıyor. Fiyat ve indirimlerin havada uçuştuğu bir sektörde hala herkes rakamlarının onlara özel ve gizli olduğunu sanıyor. Sektör bu işi hala ya mali denetim şirketleri ile ya da kendi iç denetim bölümleri ile çözmeye çalışıyor. Uzmanlığa ve uzmanlaşmaya saygı duymak ve teşvik etmek gerekir. Biz de herkes herşeyi biliyor. Ama sonuç nedense istenildiği gibi çıkmıyor
Yıllardır Reyting ölçümlemelerinde usulsüzlükler olduğu söylentileri, haberleri çıkıyor. Bunun sebebi nedir ve bu tartışmalar nasıl ortadan kaldırılabilir?
Her sektörde zaman zaman kör bir kuyuya taş atan-lar olacaktır. Bizim sektörde de yıllardır aynı kuyuya aynı taşlar farklı kişiler tarafından atılır. Hatta bazen yıllar önce atıldığı söylenen taşları, yeni vesilelerle çıkarılması için uğraşanlar bile olur. Böyle taşlar ne o gün, ne de bundan sonra, o atıldığı söylenen kuyudan çıkarılabilir. Çünkü o kuyulara akıllı insanlar tarafından taş atılmayacağı bilinir.
Ama bugün, ne yazık ki taşı atan ile taşın niçin atıldığını ve nasıl çıkarılması gerektiğini tartışan da medya. Konu, bu yıl 2,5 milyar dolar olacağı tahmin edilen reklam pazarından, düşündüğü payı alamayacak mecra, sayfa veya program yöneticileri tarafından tekrar gündeme getirilmeye çalışılıyor. Kişi başı reklam harcamasının normalden az, mecra sayısının ise normalden çok olduğunu bir ülkede yaşıyoruz.
Ayrıca ana medya olan gazete ve televizyonda en çok reklamverenlerden biri de medyanın kendisi. Örneğin geçen yıl TV’de yapılan her dört reklamdan biri, gazetelerde ise her altı reklamdan biri medyaya ait. Devlet bundan ne kadar, nasıl vergi alıyor bilmiyorum ama tüketicinin etkili bir reklamı ne kadar çok görürse o kadar çok etkilendiğini biliyorum. Bu durumda çok mecralı medya gruplarının ürünlerinin daha fazla tüketilmesi normal değil mi ? Bakın Ingiltere de büyük gazete ve TV’lerde diğer reklamverenler gibi bağımsız pazarlama yatırım yönetimi danışmanlığı alıyor ve diğer mecralarda yayınladığı reklamların medya fiyat denetimi yaptırıyorlar. Neden ? Işte bu nedenin cevabı bizi doğru çözüme götürecektir.
Diğer taraftan TRT’ninde gazeteleri, radyoları, dergileri, internet siteleri olsaydı biz bu konuyu acaba nasıl tartışırdık merak ediyorum.
Sektörün sağlığı için problemi, yeterli teknik bilgisi olamayan medya üst düzey yöneticileri ile reklam satış bölümleri arasında geliştiğini düşünmek istiyorum. Bu durumu, ya yıllık hedeflerinin yanlış belirlenmesinden, ya hakedişlerini abartılmasından, ya rakiplere barter’da fazla yer vermekten, ya yeterli pazarlama stratejisi bilmemekten ya da yıl sonundaki yüksek bonusu alamamaktan kaynaklanıyor diyerek açıklamak istiyorum. Yok eğer bu kişiler amaçlarına, TIAK’ı RTÜK vb bir yerlere bağlayarak ulaşacaklarını zannediyorlarsa ettikleri duaya amin demeden önce RTÜK’ün özerkleşmesini sağlasalar iyi olur. Inşallah bu tür konuları, reklam yatırımlarımız 10 milyar dolarlara ulaştığında da tartışıyor olmayız.
TV’de yapılan bütün kötü programların suçlusu olarak reytingler gösteriliyor. Gerçektende tüm suç reytinglerde mi ?
Sorduğunuz soruyu Tv özelinde, yeteri kadar tüketilmeyen programlar diye düzeltmek istiyorum. Satın alınmayan ürüne kötü ürün diyemiyeceğimize göre, reklam yatırımı yapılacak kadar seyredilmeyen programa da kötü program demek doğru olmaz. Bir medya planında hedef kitle üzerindeki etkin erişim önemlidir. Bunun hangi gün, saat ve programla yapılacağı medya ajansının uzmanlık alanıdır. Burada suçlu arayacaksak, pazarlama yatırım yönetimi işini yeteri kadar ciddiye almayan ve yaptığı programın reklamını yapamayan sonrada kör kuyulara taş atanlarda arayabilirsiniz. Tüketicinin asla aptal olmadığını tekrar hatırlayalım lütfen. Herşey onun rızası ile oluyor. Adanalı seyredip Posta okuyan bir ülkede yaşıyoruz. Bu utanılacak bir şey değil, bir gerçek. Eğer bu kitleye birileri kendi yaptığı programları seyrettirmek istiyorsa, önce tüketicinin bu tür programları neden niçin, nasıl seyrettiğini iyice öğrenmelerini, sonra konuşmalarını öneririm. Teşekkürler...
Cumartesi, Mayıs 16, 2009
İletişim Geni
Neden insan düşündüğünü söyleyemez veya düşündüğü gibi yazamaz ? Öyle ya, artık düşünce suç olmaktan çıkmadı mı ? Öyleyse, insanoğlunun, dünya veya vatanın bölünmez bütünlüğüne kastetmiyorsa herşeyi söyleyebiliyor olmalı değil mi ? Ama söyleyebilemiyoruz. İnsan, düşünebiliyor ama düşündüğü gibi konuşamıyor, düşündüğü gibi yazıyor ama yazdığı gibi konuşamıyor. Olduğu gibi görünmekle, göründüğü gibi olmak arasında küçük bir problemi büyütüyor sonra da çözemiyor. Ama en üstün özelliklerde yaratıldığına da inanıyor. Ne garip bir varlık şu insanoğlu değil mi ?
Eli Y.Acıman; Yeni bir şey söylemeyeceksen, hiç bir şey söyleme veya yazma daha iyi derdi. Gerçekten düşündüğünü söyleyememek, yeni bir şey mi bu, diye sorgulamaktan ve sonra da vazgeçmekten mi kaynaklanıyor ? Ya da yanlış anlaşılmaktan neden bu kadar korkuyor insan ? Bunun nedeni kendi neslimizi bir problemden kurtarma çabası mı yoksa ? “Bak, şu sorunun cevabı bu, ben buldum, araştırdım, inceledim, test ettim. Hiçbir şey yapmana gerek yok. Oku, düşün ve satın alırsan artık bunun için zaman harcama. Sen de başka şeylerin cevabını bul” telaşı mı ? Yoksa kendini karşısındakilere pazarlama, bencilce senin istediğin gibi yaşamalarını diretme egosu mu ?
Pazarlama ağır ve zor bir kelime biliyorum. Cebimde günlerdir taşıdığım küçük not kağıdında şunlar yazılı; "Dinle, Eleştirme, Kınama, Şikayet Etme, İlgilen, Cesaret Ver, Gülümse, Takdir Et, İçten ve Dürüst Ol" Bu sözler aynı beşikte doğan ve büyüyen insanoğlunun birbirini anlamak için nasıl bir çaba içinde olduğunu gösteriyor. Oysa 2-3 yaşlarında bebeleri düşünelim. Dünyanın dört bir yanından getirelim onları bir araya. Aynı ortama koyalım ve izleyelim. Birbirleriyle aynı ortamı paylaşmak için konuşmak gerekmediğini size adete ispat edercesine yaşarlar. Bu yaratılan insanoğlunun özünün aynı olduğunun en açık delilidir. Özü aynı olan insanoğlu nasıl olurda büyüdükçe anlaşılmaz ve çekilmez olur ? Sonra da daha yaşanabilir bir dünya için yukarıdaki sözlerle sağlıklı bir iletişim kurmanın yollarını arar ?
Bu soruların cevabı belki de insanın varoluş nedeninde yatmaktadır. İnsanoğluna çocukluk yıllarında varoluşun nedenini öğretmeniz gerekmez. Çünkü bu doğuştan gelen bir özelliktir sanki. Yani DNA'larımızda var olan ana genlerden biri gibi. Problem, bu genlerimizin daha sonraki yıllarda doğru öğretilerle neden geliştirilmediği ve niçin bozulduğudur. Dünyadaki 4,5 milyar insan içinde iyi ve kötü diye bir ayrım yapabilir misiniz ? Yapmak istemeyiz. Çünkü herkes iyiden yanadır. Kimse kötü olmak istemez. İşte büyük bir çelişki daha. Herkesin iyi olduğu bir dünyada neden sağlıklı iletişim kurulamaz ? Yakın bir gelecekte ortak tek dile doğru gidiyoruz. Çünkü bozduğumuz ya da geliştiremediğimiz iletişim genimizin beynimizden isteği bu yönde. Kimse yokmuş sadece biz varmışız gibi yaşayacağız ama başkalarıyla karşılaştığımızda onlarında bizim gibi yaşamasını bekleyeceğiz. Ya da bizim gibi yaşamaları içinde ne gerekiyorsa yapacağız. Neden ? Çünkü kurallarını kendimiz koyuyor sonra da yaşıyoruz. Ama kurallarını koyduğumuz dünya bizim değil.
Dün gece Broken Windows diye bir film izliyordum. Filmde özgür dünyanın kendi kuralları ile yaşayan genç insanları vardı. Hayatı istedikleri gibi yaşamaya çalışıyor ama yine de mutlu olamıyorlar ve güzel bir dünya için geçmişteki problemlerini çözmeye çalışıyorlardı. Ne garip.İstediğimiz hayatı yaşayabilmek için kendi kaderimizi çizmeye çalışıyoruz. Ama mutlu olmak içinse geçmişimizle mutlaka hesaplaşmamız gerekiyor. Çünkü geçmişimizde var olan bir problem geleceğimizi ipotek altına alıyor. Sen ise o ipotekten kurtulmadan özgür ve mutlu olamayacağını düşünüyorsun. İpoteği kaldırmak içinse geçmişe ta çocukluğuna kadar geri dönüyorsun. Hani o mutlu olmak için hiçbir kuralın olmadığı başlangıç noktasına. Sonra tek-tek analiz ediyorsun. Yanlış nerede başlamış diye. O noktayı bulduğunda çözümünde kolay olacağını ve kurtuluşa ereceğine inanıyorsun. Ne büyük bir içgörüsel inanç değil mi ? Ama uzmanlarda bunu doğruluyor. Yani bilimsel bir karşılığı var. O zaman ne duruyorsun haydi geri dön, dönebilirsen o çocukluğundaki problemin başladığı o noktaya.
Beyin hiçbir şeyi unutmuyor. Gördüğün, duyduğun ve yaşadığı herşeyi dosyalıyor. Bir de hala çözemediğimiz yaratılışımızda beynimize ücretsiz yüklenen ana dosya var. Size bu örnek yabancı gelmedi değil mi ? Şu anda Sudan da, Amerika da, İngiltere de, Avustralya da yaşıyor olabiliriz ama hak ettiğiniz iyi bir yaşam için hep aynı noktayı arıyoruz. Bu bir tesadüf olabilir mi ? Ortak dil, bu noktayı bulmamıza mutlaka yardımcı olacaktır. Ama var olmamızın kutsal nedenini anlamak için kimbilir kaç nesil daha gerekiyor ? Oysa o çocukları kendi başlarına bıraksalardı mutlaka ana dosyalarında var olan bilgilerle ortak bir dil bulacaklar, onu geliştirecekler ve birlikte yaşamı bizden daha iyi başaracaklardı. Belki de biz daha yaşanabilir bir dünya da mutluluğun gerçek tanımının öğrenebilecektik.
Şimdi eski zaman hikayeleri, yeni zaman teknolojileri ile sağlıklı iletişim tanımları yapmaya ve bunları yaşamaya çalışıyoruz. Düşündüğümüz gibi konuşamamanın, ya da konuştuğumuz gibi düşünememenin ağır cezasını bizden öncekilerden alıp sonrakilere devrediyoruz. Mevlana'nın "Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün" sözünün bütün insanlık tarafından kabul görmesinin başka nedeni olabilir mi ? Sen olarak gönderiliyorsun ama davet geldiğinde sen olarak geri dönemiyorsun. Geri döndüğünde ilk sorgulandığın ise neden sen olarak yaşayamadığın.
Okuduklarımız ağır, derin veya felsefi diyorsan, basit bir ifade ile tekrar edelim. Yani Acıman'ın deyimi ile harcamak için bozuk para yapalım bunları; Günümüzde cevaplarını öğrenmek için en fazla para ve zaman ayırdığımız en popüler sorular aynı: "Ben kimim, neden buradayım, mutlu ve sağlıklı olmak için ne yapmalıyım ?" Sende bunları soruyorsan hala kendine ve bunların cevabı için çocukluğuna geri dönüyorsan. Dönme artık. Basit düşün, derine inme, bazı şeyleri sorgula ama herşeyi sorgulama, dünyaya kendini sen davet etmedin, geride sen çağırmayacaksın nasılsa. 36 derecelik sıvının içinde dokuz aylık mucize senin başarın değil. Sen sadece o mucizenin adısın. İnsanlığa iletileni bul, oku, düşün ve denildiği gibi yaşa. Gayri gerisini içinden geldiği gibi söyleyiverde herkes duysun. Çünkü o gün kendin olduğu gündür, mutlu olduğun gün. Davete mutlu olarak katılacağın gün. Basit bir yaşamı karıştırarak sana sunanları artık eleştirme, karıştıran sen değilsin çözümde olamayacaksın nasılsa. Ama çözümün senden ve bugünden başladığını unutma, unutturma.
Etrafındakilere de o okuduğundan bir kopya ver. Okumalarını, düşünmelerini, sorgulamalarını, araştırmalarını, yaşamalarını ve sonrada düşündükleri gibi konuşmalarını iste. İste ki yeni bir sayfa açalım ve problemin kendisi değil artık çözümü olalım.
Çarşamba, Mayıs 06, 2009
Mardin'de Öldürülen Bebelerimiz ve Medyanın Sınavı
Cumartesi, Nisan 25, 2009
Habercilik ve Köşerlik Üzerine
GAZETE okuruna küçük bir test sorusu:"Sizce bir köşe yazarı alkışlanmaktan mı daha çok keyif alır, yoksa yuhalanmaktan, hakarete uğramaktan mı?"Hemen cevap vermeyin. Yani hiç düşünmeden "Elbette alkışlanmaktan" demeyin. İsterseniz sorunun cevabını birlikte arayalım."Tanrı yazar" kavramından sonra, bugün size yeni bir kavram daha tanıtıyorum. "Ying" ve "yang" köşe yazarı.Bu defa kavramın mucidi ben değilim. Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan.Geçen salı günü, gazetecilere hákim olan "yeni zihniyeti" anlatan çok güzel bir yazı yazdı. Şimdi bu yazıdan size uzun bir alıntı yapacağım.
Berkan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un konuşmasını izleyen gazetecilerin, konuşmayı kendi dünya görüşlerine göre aktardıklarını ve gazetelerde kaliteli analiz haberlerin yer almadığını söyledikten sonra şunları yazıyor: Dikkatle, altını çize çize okuyalım:"İş köşe yazarlarına bırakılınca, ister istemez konu bir dizi sübjektif seçimin, yani yazarların konuşmanın kendi istedikleri bir bölümünü kendi siyasi eğilimlerine göre yorumlamalarının insafına kalıyor.
Diyebilirim ki, gazetelerimizin neden hep özendiğimiz The New York Times, The Washington Post, The Guardian gibi olmadığı sorusunun cevabı tam da bu örnek olayda gizli.Gazetelerimiz, objektif bir bakış açısıyla ve adilane biçimde yazılmış, ayağı yere basan haberler ve haber analizler yayımlayamadığı için okuyucusunun yorum ihtiyacını karşılaması için bu denli çok sayıda köşe yazarı barındırıyor. O yazarlar da, aslında çoğu zaman yorum ihtiyacını karşılamak yerine kendi fikirlerini okuyucuya iletiyorlar.
Böylece köşe yazarının etrafında bir taraftar ve bir de nefret edenler kitlesi oluşuyor, bu kitlenin varlığı da zaman içinde Ertuğrul Özkök’ün gündeme getirdiği ’Tanrı yazar’ fenomenine yol açıyor.
Yazarın etrafındaki taraftar ve nefret eden kitlesi aslında birbirinin tamamlayıcı parçası, adeta yazarın ’ying’ ve ’yang’ı. Zaman içinde yazar taraftarları tarafından pohpohlanmaktan da, düşmanları tarafından bir nefret objesi olarak algılanmaktan da neredeyse eşit derecede haz almaya başlıyor.Ve tam bu noktada yazar bir nevi tek başına siyasi parti haline geliyor. Bu evrim tamamlanıp yazar kendi başına bir siyasi varlık haline dönüşünce gerçek dünyadan kopuş hızlanıyor.Yazar önüne gelen her konuyu, iyi-kötü; doğru-yanlış; yararlı-zararlı kategorisine sokmaya başlıyor. Daha da fenası, yazar (hiç değilse bir kısım yazar) dünyayı gazetelerden ve diğer köşe yazarlarından ibaret sanmaya başlıyor.Bütün enerjisini diğer gazetelerden ve gazetecilerden nefret etmeye, onlara kendi üslubuna göre şu veya bu biçimde bulaşmaya adar hale geliyor. Etrafınıza bakın, gazetelerinizde okuduğunuz yazarları bir hatırlayın, Başlığına veya ilk bir iki satırına bakınca yazıdaki ’anafikri’ tahmin edemeyeceğiniz kaç kişi var?"
İsmet Berkan’ın yazdıklarına katılıyorum.Köşe yazarlarının küçümsenmeyecek bir bölümü, dini veya siyasi bir taraftar okura yaslanıyor.O okurla birlikte bir "cemaat" haline geliyor.Sonra o cemaatin istediklerini söyleyip aldığı alkışlarla "ego"sunu hormonlamaya başlıyor.Ego hormonlaştıkça, yavaş yavaş yazar tanrılaşmaya, okuru da mürit gibi görmeye başlıyor. Üstelik, bu psikoloji iki yönlü çalışıyor. Yani alkış kadar nefret ve yuhalanma da egoyu şişiriyor.Bir süre önce "Tanrı yazar" döneminin kapanmaya başladığını söylemiştim.Şimdi de şunu söylüyorum:Yavaş yavaş parlayan yeni bir yazar profili var.Bu profilin kim ve ne olduğunu artık herkes biliyor.Bu yeni profil, eski ve hormonlu egoya dayalı yazar, bir yazar neslini tasfiye etmeye başladı.
Hep birlikte izleyeceğiz.
İyi ve kaliteli analiz ihtiyacı (İsmet Berkan)
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un geçen hafta İstanbul’da aralarında emekli veya halen üniforma taşıyan çok sayıda askerin yanı sıra gazete köşe yazarlarının da bulunduğu kalabalık bir topluluğa verdiği konferans hakkında çıkan köşe yazısı sayısı bir hayli fazla oldu. Sanıyorum toplam 100’ü aştı. Dün Cengiz Çandar yazmasa konuyu bu açıdan düşüneceğim pek yoktu açıkçası. Çandar’ın yazısını okuyunca geri dönüp bellibaşlı gazetelerde bir tarama yaptım, zaten okuduğum bir dizi köşe yazısını yeniden okudum ve oturup gazetecilik mesleği ve en çok da genel yayın yönetmenliği hakkında düşünmeye başladım. Bir konu öne çıkıyor: Bağbuğ’un iki saate varan bir sürede yaptığı konuşmayı belli bir bütünlük içinde analiz eden, onun neden bu vakitte böyle bir konuşma yaptığı sorusuna cevap vermeye çalışan bir yazı maalesef Türk basınında yayımlanmadı. Bu eksiği esasen hemen hemen her önemli konuda görüyoruz, Başkan Obama’nın konuşmaları hakkında da böyle bir kapsamlı analiz yayımlanmadı. Bu kapsamlı analizin yerine, körün fili tarifi misali, her köşe yazarının (ben dahil, Cengiz Çandar dahil!) kendi meşrebine göre konuşmanın belli bir yerini tutup oradan yazı veya yazılar çıkardığını gördük. Bu da saygıdeğer bir çaba kuşkusuz ama az önce söylemeye çalıştığım temel eksiği gideremiyor maalesef. Bu kapsayıcı analiz/haberi yazmak görevi gazetelerindir. İş köşe yazarlarına bırakılınca, ister istemez konu bir dizi sübjektif seçimin, yani yazarların konuşmanın kendi istedikleri bir bölümünü kendi siyasi eğilimlerine göre yorumlamalarının insafına kalıyor. Diyebilirim ki, gazetelerimizin neden hep özendiğimiz The New York Times, The Washington Post, The Guardian gibi olmadığı sorusunun cevabı tam da bu örnek olayda gizli. Gazetelerimiz, objektif bir bakış açısıyla ve adilane biçimde yazılmış, ayağı yere basan haberler ve haber analizler yayımlayamadığı için okuyucusunun yorum ihtiyacını karşılaması için bu denli çok sayıda köşe yazarı barındırıyor. O yazarlar da, aslında çoğu zaman yorum ihtiyacını karşılamak yerine kendi fikirlerini okuyucuya iletiyorlar. Böylece köşe yazarının etrafında bir taraftar ve bir de nefret edenler kitlesi oluşuyor, bu kitlenin varlığı da zaman içinde Ertuğrul Özkök’ün gündeme getirdiği ‘Tanrı yazar’ fenomenine yol açıyor. Yazarın etrafındaki taraftar ve nefret eden kitlesi aslında birbirinin tamamlayıcı parçası, adeta yazarın ‘ying’ ve ‘yang’ı. Zaman içinde yazar taraftarları tarafından pohpohlanmaktan da, düşmanları tarafından bir nefret objesi olarak algılanmaktan da neredeyse eşit derecede haz almaya başlıyor. Ve tam bu noktada yazar bir nevi tek başına siyasi parti haline geliyor. Bu evrim tamamlanıp yazar kendi başına bir siyasi varlık haline dönüşünce, gerçek dünyadan kopuş hızlanıyor, yazar önüne gelen her konuyu önceki ezberine göre iyi-kötü, doğru-yanlış, yararlı-zararlı kategorisine sokmaya başlıyor. Daha da fenası, yazar (hiç değilse bir kısım yazar) dünyayı gazetelerden ve diğer köşe yazarlarından ibaret sanmaya başlıyor, bütün enerjisini diğer gazete ve gazetecilerden nefret etmeye, onlara kendi üslubuna göre şu veya bu biçimde bulaşmaya adar hale geliyor. Yani yanılsamanın da yanılsamasıyla uğraşmaya başlıyor. Etrafınıza bir bakın, gazetelerinizde okuduğunuz yazarları bir hatırlayın, başlığına veya ilk birkaç satırına bakınca yazıdaki ‘anafikri’ tahmin edemeyeceğiniz kaç kişi var? Orgeneral Başbuğ’dan buraya kadar geldik ama temel ihtiyacımızı hâlâ karşılayamadık: Gazeteler, okuyucularına iki saatlik bir konuşmayı bile adam gibi anlatamıyor, olası anlatma biçimleri konuşmanın üstünden bir hafta geçtikten sonra bile hâlâ kavga konusu olabiliyorsa, buralarda yanlış giden şeyler var demektir.
Pazartesi, Nisan 20, 2009
Sabah'ın 24.Yılı ve Posta Gerçeği
Yıldönümü
SABAH'TAN MEKTUP
Bu hafta bizim için özel bir önem taşıyor. Çünkü çifte yıldönümü kutluyoruz: 1- SABAH'ın kuruluşunun 24'üncü yıldönümü. 2- SABAH'ın Çalık Holding bünyesine katılmasının birinci yıldönümü.
Bu fırsattan yararlanıp geçen 24 yılın değerlendirmesini yapmanın yerinde, hatta gerekli olduğunu düşünüyoruz.
22 Nisan 1985'te yayın hayatına başlayan SABAH bugüne kadar 7 patron gördü. Tarih sırasıyla şöyle:
1- Dinç Bilgin (22 Nisan 1985'ten 28 Ekim 2000'de Etibank'a el konulmasından kaynaklanan gelişmelerin kaçınılmaz sonucu olarak "ceketini alıp gittiği" 30 Kasım 2000'e kadar.)
2- MTM Haber Yatırım ve Ticaret A.Ş. (Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner ve Murat Vargı ortaklığı veya konsorsiyumu.)
3- Dinç Bilgin (Aydın Doğan'ın desteği veya gizli ortaklığıyla.)
4- TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu.)
5- Turgay Ciner.
6- TMSF.
7- Ahmet Çalık.
SABAH dışında son 9 yılda 6 kez el değiştirip de ayakta kalan hiçbir yayın organı gösteremezsiniz. Haydi, yargımızı biraz yumuşatalım; bu kadar sık sahip değiştirip de gücünden hiçbir şey yitirmeyen, hatta eskisinden de güçlü olarak yoluna devam eden hiçbir gazete bulamazsınız.
Destanın kahramanları
SABAH'ta kuruluşundan bu yana 8 genel yayın yönetmeni görev yaptı. Onları da kronolojik sırayla sayalım:
1- Rahmi Turan.
2- Zafer Mutlu.
3- Ufuk Güldemir.
4- Tayfun Devecioğlu.
5- Ergun Babahan.
6- Fatih Altaylı.
7- Ergun Babahan.
8- Erdal Şafak.
Üstelik arada vekaletler de var: Tayfun Devecioğlu ile Ergun Babahan dönemleri arasında bendenizin üstlendiği, Ergun Babahan ile benim aramdaki boşlukta da sevgili Mehmet Barlas ve cefakâr Şule Talu'nun omuzladıkları vekaletler...
Oysa örneğin "Merkez medya" grubundaki başlıca rakibimiz olan Hürriyet'te son 24 yılda -Rahmi Turan'ın çok kısa dönemini saymazsak- sadece iki genel yayın yönetmeni görev yaptı: Rahmetli Çetin Emeç ile -halen görevini sürdüren ve daha nice yıllar sürdürmesini dilediğimiz- Ertuğrul Özkök.
Ortalama her 3 yıla bir genel yayın yönetmeninin düştüğü bir gazetenin kimliğini ve çizgisini bozmadan yoluna devam etmesi kolay değil. Bu alanda da SABAH'tan başka bir örnek gösteremezsiniz. Üstelik geride kalan 24 yılın 13 yılında SABAH'ı Zafer Mutlu'nun yönettiği, yani diğer 7 genel yayın yönetmeninin 11 yılı paylaştıkları düşünülürse, SABAH mucizesinin büyüklüğü ve parlaklığı sanırım çok daha iyi anlaşılabilir.
Bu destanın üç yazarı, üç sahibi var:
1- Patronajdaki ve yönetimdeki gelgitlere, istikrarsızlığa rağmen işini canlabaşla yapan, hatta maaşların ödenemediği aylarda bile ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil'in dizesiyle "Acıyı bal eyleyerek" gazetesi için gecesini gündüzüne katan SABAH çalışanları . Hepsini kucaklıyorum.
2- Yine bu çalkantılara rağmen SABAH'a desteklerini esirgemeyen reklam verenler . Hepsine teşekkür ediyorum.
3- Ve nihayet en kötü günümüzde bile yanımızda olan siz SABAH okurları . Hepinizle gurur duyuyorum.
Bir dilekle noktalayayım: Çalık Grubu'nun bünyesinde gazetemizi sağlıklı, huzurlu, istikrarlı bir geleceğin beklediğine, Türk basınının iki ana sütunundan biri olan SABAH'ın önümüzdeki dönemde gücüne güç katacağına, Batı'daki kardeşleri (Örneğin New York Times, Washington Post, The Times, Le Monde, Le Figaro, Frankfurter Allgemeine Zeitung, Die Welt, La Repubblica gibi) kadar köklü bir kurum olarak gelecek kuşaklara devredileceğine yürekten inanıyorum.
Hepinize sağlıklı ve mutlu bir hafta dileğiyle...