Pazartesi, Ağustos 31, 2009
Bu Blog Neden Var ?
Sonra içeriği ve etik kuralları oluşturmaya başladım. Çünkü medyamız her konuda her gün birbirini acımasızca ve sürekli olumsuz eleştiriyordu. Ayrıca zaman zaman aşırı duygusallaşabilen yöneticilerin olduğu bir sektörümüz vardı. Mektepte gazetecilik ve iletişim adına öğrendiklerim ile sektörde o güne kadar gördüklerim ve yaşadıklarım çok farklı şeylerdi. Zaman zaman yaptığım yurt dışı seyahatlerinde bizim medyanın şahsına münhasır bir yapıda olduğunu daha rahat görebiliyordum.
Öncelikle Pazarlama Yatırım Yönetimi konusunda ciddi eksiklerimiz vardı. Medya tarafında yöneticiler uzun süre görevlerinde kalırken ajans ve reklamveren tarafında değişim daha hızlıydı. Ayrıca reklamveren-ajans-mecra arası uzman değişimi ise öyle pek Avrupa standartlarında değildi. Ajanslardan reklamverene geçiş daha kabul edilebilir görünürken mecralardan ajanslara ve ajanslardan mecralara geçiş öyle sanıldığı kadar da kolay değildi. Bunda en önemli etken çalışma sistemlerinin ve yönetim anlayışlarının farklı olmasında yatıyordu. Örneğin ajans tarafında araştırma, strateji ve planlama güçlü rasyonellerle oluşturulurken mecra tarafında günlük rekabetin getirdiği sorunlar, hedeflerin tutturulabilmesi adına günlük ve bireysel olabiliyordu.
Bu durum mecralarda sağlıklı bir sistemin kurulmasını ve işler hale getirilmesini güçleştiriyor ve eski sistemlerin ve alışkanlıkların devam etmesini sağlıyordu. Yöneticilerin aynı görevde uzun süre kalması da kuşaklar arasında aynı dilin kullanımını zorlaştırıyordu.Bu durumda düşünülen her güncelleme radikal bir değişim olarak algılanabiliyordu.
Ayrıca benimde ülkemize gelmesine öncülük ettiğim çok uluslu medya şirketlerinin sayısının hızla artması, aralarındaki rekabetin her geçen gün kazanç oranlarını düşürerek devam etmesine neden oluyordu. Ayrıca sektörde yeteri kadar bağımsız ve güvenilir verinin olmaması, olanlarında Avrupa standartlarından uzak olması, çok uluslu medya ajanslarının know-how'larının ülkemizde işlerliğini güçleştiriyordu. Bu durum, ajansların kendi sistemlerini kurmalarına ve sektördeki rekabetin günlük koşulları içinde ayakta kalabilmeleri için her yolu denemeleri ile sonuçlanıyordu.
Reklamveren ise doğasında mecra ve ajanslar arası rekabetten en fazla faydayı sağlamak olduğu için iki tarafı da daha fazla sorgulayarak ve zorlayarak, reklam yayın fiyatları ve hizmet komisyonlarının sürekli daha alt seviyelere çekmeyi hedefliyordu. Bu durumda ajansların ayakta kalabilmek için mecralarla daha da yakınlaşmaları kaçınılmaz hale gelmişti. Bu yakınlaşma ajansların yıllık performansların ödüllendirilmesi ile günümüze kadar devam etti. Bugün dünden farklı olan artık büyük reklamverenler de medya ajanslarının yıllık performansalarından pay alıyor. Ama bilin bakalım yüzde kaçını?
İşte böyle bir reklam ortamında Pazarlama Yatırım Yönetimi Danışmanlığı gibi ülkemizde acil ihtiyaç duyulan bir işe giriştim. Öncelikle düşündüğüm İngiltere ve Amerika örneklerinde olduğu gibi reklamveren için ajans-mecra iletişimde tarafsız ve güvenilir bir danışmanlık hizmeti vermekti. Yani reklamverenin uzmanlığı olmayan bir işte, ajans ve mecra performanlarını yükseltmesine yardımcı olmak ve hedeflerin ve sonuçlarını rakamsal raporlanabilirliğini ve hesap verebilirliğini sağlamaktı. Ama verilen hizmet sadece medya strateji, planlama ve satın almaların ne kadar doğru yapıldığını kontrol etmek ve rakamsallaştırmak değildi. Bir ürün ve hizmetin doğuşundan satışına kadarki aşamalarda piyasa gerçeklerini göz önüne alarak reklamverenin ticari hedeflerini gerçekleştirmesine ve bu başarının kalıcı olmasına yardımcı olmaktı. Halen de bu işle ilgili A.M.A.C. olarak çalışmaya devam ediyoruz.
İşte kısaca özetlemeye çalıştığım bu ortamda, bu blog ile sektörün sağlıklı büyümesi, haksız rekabetin ve güvensiz ortamın yerini Avrupa standartlarında kabul gören bir hizmet anlayışına bırakmasına destek olmak istiyoruz. Bu konuda tarafsız, güvenilir ve interaktif bir blog haline gelebilmeyi hedefliyoruz. Peki şimdi diyeceksiniz ki hedef bu ise neden reklam yerine daha çok medyanın mutfağı ile ilgileniyorsun ?
Mutfaktan diğer tarafa geçmek öyle kolay değil. Çünkü balık baştan kokar özdeyişi bizim sektör için fazlaca geçerli. Ayrıca 90'lı yıllarda bu işe ilk başladığımda mutfakta çalışmayı daha çok istiyordum. Ama rahmetli Mustafa Gürsel'in ifadesi ile kalemi kırdım. Medyanın pazarlama ve reklam tarafına geçtim. Ama yıllar sonra bu iki yolun birleştiğini gördüm.
Düşünün "Medya günlük bir FMCG ürünüdür" dediğimde buna ilk itiraz mecraların mutfağından geldi ve gelmeye de devam ediyor. Durum böyle olunca medya tüketicisinin karşısına mutfağın hazırladığı alternatifsiz bir ürün çıkıyor. Yani tüketicinin satın alacağı üründe beğenmeme şansı yok. Geleneksel ana mecralar olan televizyon ve gazetelerden örnek vermek gerekirse; 5 tane ulusal kanal, 5 tane ulusal gazete. 30 milyon tv izleyicisi 15 milyon gazete okuru. Ortak tüketicileri bir kenara ayırısanız ve ülkemizdeki günlük tüketimin yüzde yirmi üçünün sadece İstanbul da yapıldığını düşünürseniz sektör ve ortam kendini özetliyor. Bunları söylerken göz ardı edilmemesi gereken, medyanın tüketici araştırma bütçelerinin çok az olması ve olanında bilinmemesidir. Ayrıca tüketimin tematik, bölgesel ve diğer yeni mecralara kaymaması için ise yapılan milyon dolarlık promosyon kampanyaları ve para ödüllü yarışma programlarını da unutmamak gerekir.
Halen erişimi oldukça yüksek olan bu mecraların organizasyon, promosyon, ajans performans yatırımlarına yıllık olarak ayırdığı rakamın belli bir oranını araştırmaya ve içeriğe, harcamasını sağlamak gerekiyor. Tabi önceliği tüketici gözünde güven kazanmak üzerine inşa etmek gerekiyor. Yani değişime buradan başlamak zorunda. Bizim işimiz pazarlama niye mutfağın işine karışalım? Herkes kendi işini yapsın dönemi bitti. Tüketici gözünde haber ve reklam iletişimi hassaslığını koruduğu sürece başka yolumuz da yok.
Bu nedenle medyanın artık kendi çamaşırlarını tüketici önünde yıkamaması gerekiyor. Medyayı kendi ticari ilişkileri için kullanmaması ve politika çizgisinde ise söz konusu olan güçlü bir ülke ekonomisi ise gerisinin teferruat olması gerekiyor.
Yapılan araştırmalar tüketicilerin mecra tercihlerinde duygusal davrandıklarını söylüyor. O halde mecranın taşıdığı reklamında aynı paralelde değerlendirilmesi mümkün görünüyor. Reklamverenin yaptığı her kuruş pazarlama yatırımının mutlaka karşılığını alması gerektiği düşünüldüğünde, bugün yaptığı yatırımın büyük bir kısmının boşa gitmesi kaçınılmaz. Çünkü reklamveren-mecra arası iyi ilişkilerin devamı için harcanan ama pekte geri dönüş analizi yapılmayan yüksek bütçeleri unutmamak gerekiyor.
En önemlisi, reklamverenlerin artık pazarlama yatırımlarını yönetirken tarafsız ve bağımsız danışmanlara ihtiyacı olduğunu unutmamalıyız. Yani reklamverenin sürekli kabus görmesine engel olmak için kendi asli işine odaklanmasını sağlamalıyız. Bunu yaparken de amaç; kimsenin işine son vermek, onu ve sistemini denetlemek, işini güvenle ve hesapverebilir olarak yapmasına yardımcı olmak olmalı. Halka açık bir yapıda zaten bu durum kaçınılmaz. Ayrıca başarılı reklamveren yöneticilerimizin bu danışmanlıkla kariyerlerinde hızla yükselmesine destek vermek gerekir.
İşte bu blog bunlar için var. Pazarlama, medya, reklam, marka, insan kaynağı, strateji, planlama, araştırma, ölçümleme, rakamsal hesap verebililirlik, ajans seçimi, uluslararası güncel konulardan mutfağın içine kadar her şey. Hatta medya çalışanlarının kitap değerlendirmelerine kadar. Saygılı ve seviyeli bir çizgide tarafsız ve bağımsız olmaya çalışarak. Bazen isim vererek, bazen genelleyerek. Ama her zaman olumlu olmaya çalışarak. Olumsuzluklarda nefsimize değil, eleştiriye odaklanarak. İnce ve detay iletişim stratejileri düşünülerek.
Bazı kelimeleri yanyana gördüğünüzde canınız sıkılacak. Ama çakma, direkt ve suçlayıcı seviyesizlikler asla olmayacak.
Amacımız kimseye yaptığı işini öğretmek değil, uzman olmadığı alanda dışarıdan teorik gazeller okumak veya ders vermek hiç değil. Yapmaya çalıştığımız sektör için doğruları çoğalmak. Rekabetin sağlıklı öğretisini geliştirmek ve uluslararası standartlarda etik değerler üzerinden yapılmasına yardımcı olmak. Kulağı olana bir şeyler söylemek, dili olanı bir çift kulakla ve dikkatle dinlemek. Sizinde her türlü öneri ve değerlendirmelerinize saygı ve heyecanla bekliyoruz.
Çarşamba, Ağustos 26, 2009
AGB'den Johnson Mektubu
AGB Başkanı Johnson, TRT'ye yüklendi!
Önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek reyting ihalesi öncesinde, "AGB Pes etti", " AGB gitsin, kendine çeki düzen versin" gibi asıllı asılsız iddialara yanıt veren Johnson, TRT'nin kendi ölçümlemesini yapmasıyla ilgili olarak ise TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin'i hayli kızdıracak açıklamalar yaptı. AGB'nin imajını zedelemek isteyenleri, kimlerin kendilerini neden sevmediğini, yapılacak ihale de "AGB" nin kazınıp kazanmayacağını, bu ihalede şike olup olmayacağını ve daha birçok konuda ilk kez Marketing Türkiye'ye açıklama yapan Johnson'ın AGB'yi yıpratmak isteyenlere ve eleştirilere işte yanıtı...
Craig Johnson; "İbrahim Şahin, reyting almak için çok para harcadı, aldığı sonuçlar ise ortada. Önceden İbrahim Şahin ‘Benim için reyting önemli değil' diyordu, sonradan ise bir anda reytinginden memnun olmaması biraz ilginç. Şimdi ise TRT kendi ölçümlemesini kendi yapacak. Bir devlet kanalının alternatif bir ölçüme sistemi isteyerek, halkın parasını harcaması çok sıradışı. Açıkcası böyle bir araştırmanın sonuçlarına, insanların ve sektörün de nasıl güveneceği de ayrı konu."
Röportajın tamamını 1 Eylül tarihli Marketing Türkiye'de okuyabilirsiniz...19.08.2009
Haberin bu kadarını gördükten sonra Mr. Johnson'a nacizane küçük bir önerim var. Bu üsluptaki bir röportajı hazır dergi baskıya girmeden geri çekmeli. 17 yıldır Türkiyemizde bu işi yapan bir uluslararası firmanın yeni ülke başkanı olarak böyle bir üslupla röportaj vermemeli diye düşünüyorum. Ayrıca TRT'nin ihale şartnamesini almış bir firma olarakta geri çekmeli.
Örneğin "... Bir devlet kanalının alternatif bir ölçüme sistemi isteyerek, halkın parasını harcaması çok sıradışı..." diyor. Benzer sözü daha önce Haber-Sen Başkanı'da söylemişti hatırlayacaksınız. Bu durumda, Mr Johnson'a bir devlet kanalının ne işi var TİAK'ta diye sormazlar mı ? Sorarlar. Peki ne diyebiliriz böyle bir durumda ? Ama o zaman bir lira veriyordu, şimdi 10 lira verecek mi diyeceğiz ? Daha fiyat bile belli değil. TRT yeni ihalesi nin sonucu ile ilgili resmi bir açıklama yapmadı. Yani korumaya çalıştığı Türk halkının 9 lirası mı ? Peki TRT, bu bedelleri kendi reklam gelirlerinden mi yoksa halkın vergilerinden gelen hesaptan mı ödüyor ? Ne kadar biliyoruz ? Bilmiyoruz.
Ayrıca TRT Genel Müdürü için "...İbrahim Şahin, reyting almak için çok para harcadı, aldığı sonuçlar ise ortada. Önceden İbrahim Şahin ‘Benim için reyting önemli değil' diyordu, sonradan ise bir anda reytinginden memnun olmaması biraz ilginç..." diyerek acaba konunun politik boyutuna mı işaret etmek istiyor. Belki de yakında RTÜK'ün ölçümleri yaptıracağını ve bundan da AGB'nin rahatsızlık duyduğunu söylerek taraf olduğunu belirtmiyor mu ? Diyelim önümüzdeki yıl RTÜK, yasanın ilgili maddesini işletti ve ölçümlerin kontrolünü eline aldı, AGB açılan ihaleye girmeyecek mi ? Bu durum bir ticari şirket için biraz değil fazlaca ilginç olmayacak mı ? Ayrıca reyting için yapılan program yatırımlarına ne kadar para harcandığı, bunların sonuçlarının ortada olması gibi konular fazlaca kişiselleştirilen ve duygusal noktalar değil mi ?
Ayrıca TRT'nin reyting hesabı yapması reklamveren, rekabet, program kalitesi, sektör ve izleyici açısından yararlı değil mi ? Ayrıca farklı şirketlere de yaptırılmasını doğru bulmasakta çıkacak sonuçları başta medya şirketleri** sonrada kanallar* en ince ayrıntısına kadar soruşturup araştırmayacak mı ? Sektör de reklam yatırımlarının yüzde 65'i bu medya şirketleri** yapmıyor mu ?
Medyanın mahallelere ayrılması için uğraş verildiği bir dönemde ajanslar, reklamveren ve sektör buna seyirci kalmamalı. Hatta AGB gibi sektörün sağlıklı büyümesine destek olan şirketlerin kızılcık şerbeti içmesi ama TİAK konuşmadığı sürece konuşmaması gerekmez mi ?
Mr. Johnson sektörde profesyonellerin bürokratlardan çok daha uzun süre (ortalama 10-12 yıl) koltuklarında kalabilmeyi başardıklarını fark etmiş olmalı. Acaba, açıklamalarını sayın Şahin üzerinden yaparken kendine kaç yıl, Şahin'e kaç yıl hesapladı ?
Mr Johnson'u şahsen tanımıyorum ama söylediklerinin bu kadarını bile okuduktan sonra akla gelenler bunlar. Röportajı bekleyip detayları göreceğiz. Yanılmayı diliyorum. Umarım söylenenler bunlarla sınırlıdır. Bulunduğum konum işin kişilere göre değil doğrulara göre yapılmasını gerektiriyor söylüyor. Bazen tamamen duygusal (!) olabilen bir sektörde doğruluk, tarafsızlık ve bağımsızlık taraf olarak nitelendirilebiliyor.
Aslında bu gelişmeler basına ilk yansıdığında Rekabet Kurulu'nun vakit kaybetmeden bir ön inceleme başlatması gerekirdi. Çünkü problemin ana nedeni reklam gelir dağılımındaki adaletsizlik ve haksız rekabet. Ama kurumun başında çok dosya ve müracaat varmış. Çalışan sayısı da yetersiz olunca, var olan dosyaları ve gelen şikayetleri incelemekten kendileri inceleme açamaz duruma gelmişler, yazık. Ne diyelim, görünen o ki herkes bildiğini yapmaya devam edecek. İnşallah herkes iyi niyetlidir.
Medyada Kirlenmek Güzeldir...
Memleketimizdeki gazeteci köşerlerin şu an da en çok ilgilendiği konulardan biri de şu Ertuğrul Özkök 'ün 26 Mayıs 2009 tarihli sayısında başlattığı sonra Ekrem Dumanlı'nın devam ettiği benim ifademle Medya Dersleri 2009. ( Benim 12 yıldır GSF'deki dersimin adı da "Medya Analizi" tesadüf mü acaba ? )
İki gazetenin toplam okur erişimi ve etkilediği kişiler düşünüldüğünde gelecek için güzel planlar yapmaya başlıyabilirdik. Gerçekten yıllardır düşündüğümüz ama bir masa etrafına toplandığımızda bir türlü söyleyemediğimiz şeyleri konuşmanın zamanı mıydı ? Medya çözümü ilk kez megolamani krizlerine rağmen istiyordu. Belki de artık, Avrupa ve Amerika seyahatlerinde sürekli itilip-kakılmaktan sıkılmışlardı. Ya da bu, başka bir olumsuz sonun başlangıcı olabilir miydi ? Konu tartışılmaya başlanmadan önce tüm medya (istisnalar kusura bakmasın) ortak bir akılda bir araya gelebilmişti. Buraya kadar olan gelişmeler hiçte şaşırtıcı değil di ama hükümetin somut girişimlerde bulunması, medyadaki suyun bulanmasına yetti.
Bu yaklaşımı tetikleyen hükümetin, 12 gazeteci ile özel bir arama toplantısı yapması oldu. Toplantıya çağrılmayanlar, toplantının neden Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ait bir yerde yapıldığından, çağrılan kişilerin özel durum analizlerine kadar herşeyi sadece olumsuzluk olarak sayıp döktüler. Aslında içerikten çok üslup konuşuyorlardı. Bu medyamızın megolamani hastalığının nüksettiğini gösteriyordu. Çünkü katılanların içinde neden çağrıldıklarına hala anlam veremeyenler ile çay bile içmeyenler bunu da önemli bir şeymiş gibi çıktığı TV programında söyleyenler vardı. Megolamanisi nüksedenin üslubu; şöyle bir açılım yapmazsanız onaylamam, okurlarıma söylemem, sizi de desteklemem, zaten bu konuda ciddi olduklarına inanmıyorum. Bu iş böyle çözüme kavuşturulamaz. İnandırıcı değil... Bana ne, bana ne işte... havasından başka bir şey değildir biliyorsunuz.
Bu üslup, bu tür kriz veya yeni açılım dönemlerinde gündem saptırmaya kadar gider hatırlarsanız. Konu ülkenin bütünlüğü, geleceği, gelişmişliği gibi milli şeyler olsa da bizim bazı gazeteci ve köşerler için farketmez. Onlar her zaman, her şeye karşıdır, bunu da gazetecilik adına yaparlar haa ! Durumları biraz bizim "Çarşı herşeye karşı" havası "Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda ..."durumları değil yani. İşte medya, işte ülke, İşte...
Bir ülkede kalkınma, yenilenme ve değişimin önce medyadan başlanması gerekir. Çünkü kamuoyunun iletişim köprüsü medyadır. Bu nedenle " bir ülke ancak medyası kadar güçlüdür" sözümü bir kez daha tekrarlıyorum. Ama burada kastım hükümetin bir şekilde bu işe karışması değil, lütfen yanlış anlaşılmasın. Kastım, ülke kamuoyunu gerçekten temsil eden bir medyadan bahsediyorum. Okurların eğitim, bilgi ve entellektüellik seviyelerini sürekli yükselten bir medyadan. Ülke çıkarlarını herşeyin üstünde tutan, dürüst güvenilir, inançlara ve yaşam tarzlarına saygılı, meslek etiğine önem veren bir medyadan. Kendi çamaşırlarını kamuoyu önünde yıkama işini alışkanlık haline getirip, " kirlenmek güzeldir" reklamına dönüştürmeyen medyadan. Tabiki çamaşırdır kirlenir ama bu çamaşırlar ... ile temizlenir mi bilmem. Gerisini artık siz tamamlayın lütfen.
Bir gazetede bir köşerin ortalama işgaliyesi sayfanın 1/4'üne eşittir. Yani dört köşer bir sayfa yapar. Bu işi en az iki gün sürdürdükleri düşünülürse sadece dört gazetede İki Tam Sayfa demektir. Yani gazete başına hem de ön bölümünde yarım sayfa. Eminim böyle bir dönemde bu alanlara ülke yararına olacak daha önemli konular haber ve yorum olarak yazılabilir. Ne dersiniz ? Ya da bundan sonra genel yayın yönetmenleri uzman medya köşerleri belirlesin, sadece onlar yazsın bu tür yazıları. Bakalım kaç kişi tıklayacak onları ?
Ya da lütfen bir an önce ya tasviye olun, ya sevin veya terkedin de kalanların gazeteceliğini görelim. Değil mi ?
Not: İlgilenenler için "... olacak gazeteciler" konusunda bazı ünlü köşerlerimizin ilk günden yazdıkları yazılarının linkleri var.
22.8.2009 Reha Muhtar'ın yazısı / Vatan
22.8.2009 Mehmet Barlas'ın yazısı /Sabah
Özkök ve Dumanlı'ya Bir Öneri
Çamaşır yıkama işine geri dönersek. Bu işte en çok çamaşırı olan en az yorulur. Zira hiç kimse kendi çamaşırını yıkamaz. Herkes birbirinin çamaşırını yıkamaya çalışır. Çünkü bu adettendir. Kendi çamaşırının yıkamak ayıp karşılanır. Ayrıca bu tür ortamlarda artık her tür çamaşır yıkanıp asılır hale gelmiştir. Bu da çamaşır miktarının zenginliğindendir. Ara sıra hazır çamaşırlar çıkarılmışken ulu orta yerde birbirine kese atmak isteyende çoktur. Mesela köşerlerinde bu ortamlarda çamaşır yıkaması hatta hatta kese atması fazilet olarak görülür. Keseleme ve yıkama işinde çalışmayan köşer ise genellikle bertaraf olur. Bu ona yıl sonu primi veya maaş artışları enflasyonun bile altında verilerek geri döner. Neredeyse bir çok köşer bu çamaşır yıkama seanları sırasında eski bir çok çamaşırını şeffaf olarak sergilenmesini yiğitlik olarak görmüş ve kendi kendine rütbe bile vermiştir. En ilginç olanı ise daha terlemeyen ve çamaşırı bile olmayan genç köşerlerin bu iş bir başlası diye fırsat kollamasıdır.
Biraz ciddiyet lütfen. Güneydoğu, Alevi-Sunni ve Azınlıklar gibi üç açılımın yapıldığı çok önemli bir ortamdayız. Hepsinin aynı anda gündeme gelmesi doğrumuydu, yanlışmıydı. Bunları bir kenara bırakalım. Zira bu işin tarafları bir araya geldi ve konuşmaya başladı. İşte böyle bir ortamda hükümete ve olaylara farklı açılardan baka-bile-n iki gazeteye ve tabiki onların genel yayın yönetmenlerine büyük iş düşüyor. Ben de bu iki gazetenin genel yayın yönetmeninin aslında yaptıkları işin kutsallığına inandıklarını düşünerek bir çağrıda bulunmak istiyorum. Bu konular çözüme kavuşuncaya kadar birbirlerine ders vermek, liste açıklamak yerine kamuoyunun kendilerinden beklediği sorumluluğu yerine getirmelerini rica ediyorum. Çünkü hükümet kim olursa olsun, çözüm bekleyen üç konu şu anda ülke ve dünya gündeminde. Çözüm yolları araştırılmaya ve yol haritaları çıkarılmaya çalışılıyor. Politikacıların laflarını Generallere, onların söylediklerini politikacılara servis ederek kalan sayfalara ve köşelerede kendi çamaşırlarınızı asarak gazetecilik yapmaya ara verin artık lütfen.
Laf lafı açıyor, çok güzel hareketler çekiliyor, hükümetler değişiyor ama ülke sürekli ders tekrarı yapıyor ve bir türlü mezun olamıyor. Gazeteler her Ramazan Kuran-ı Kerim dağıtmada, Televizyonlar yeni yerli Brezilya dizileri ve para ödüllü yarışma programları başlatmada birbiriyle yarışıyor. Sonra Kuran-ı Kerim dağıtanlar bunları kimseye göstermeden evlerinizde okuyun, Televizyonlarda yerli dizileri tok karnına alışkanlık yapmadan seyredin diyor. Ülkenin gündemi yerini medyanın gündemine işte böyle bırakıyor.
Böyle gazetecilik ve yayıncılık yapmaya ara verin lütfen. Ülke gündemine Bu işe destek vermek için sadece alkışlamak gerekmiyor. Doğru soruları sormak, ve ilgilileri uyarmak gerekiyor. Bunu da yapabilecek tek yer medya. Eğer bu iki gazete ülkenin bölünmez bütünlüğünü herşeyi üzerinde görüyorsa bu konuların çözüm yollarının bir an önce çıkarılmasını sonrada gerçekleştirilmesinin takipcisi olmalı. Düşünün yıllardır bu konular politik malzeme olarak kullanıldı öteye gidilemedi. Bu da en çok Türkiyemizin değil başkalarının işine yarad. Buna izin veren medya ise politize oldu. Ama bir NYT veya WP Amerika için bunu yapmadı. Bir Independent ve The Times da bunu İngiltere için yapmadı. Şimdi sıra bizde. Hani gizli gizli imparatorluk kanımız tutarda mangalda kül bırakmayız ya. Hadi bakalım gösterin genel yayın yönetmenliği hünerlerinizi de vatandaş medya, gazetecilik görsün.
Sayın Özkök "Ya Sev, Ya Tasviye Ol" sayın Dumanlı "Tasviye Edilecek ..." ve "Ayakta Kalacak Gazete(ci)ler" yazılarını bir kenara bırakın lütfen. Yıllardır medya, ama bilerek ama bilmeyerek bu ülkede çok gündem kaçırdı ve bundan Türkiyemiz zarar gördü. Şu işleri bir halledin sonra döner isterseniz tekrar çamaşır yıkar, birbirinize ders verirsiniz.
Gelecekte ülkenin referans gazetelerini çıkarmak veya sizden sonrakilere böyle bir miras bırakmak istiyorsanız. İşte size tarihi bir fırsat. Biriniz hırslı biriniz tecrübeli. Örnek olabilirsiniz. Eğer örnek olursanız Babı'alinin yeni tarihini siz yazmaya başlayabilirsiniz. Eminim sizi destekleyecek genel yayın yönetmenleri çıkacaktır. Biraz ciddiyet lütfen. Yoksa Allah sizi affeder mi bilemiyorum ama okurlarınız ve onların çocukları sizi affetmiyecek. Ama ne diyelim Allah Affetsin...
Salı, Ağustos 18, 2009
Ertuğrul Özkök ve Ekrem Dumanlı Üzerine..
Pazartesi, Ağustos 10, 2009
TRT ve Reyting-2 ( Cumhuriyet ve Haber-Sen)
Cuma, Ağustos 07, 2009
Reklam Yatırımları Yüzde 25 Azaldı
Perşembe, Ağustos 06, 2009
TRT ve Reyting-1 ( Sektör ve TIAK )
| TRT, reyting (rating) ölçümleri konusunda nihayet kararını açıkladı ve 17 Ağustos 2009 tarihinde bir ihale açtığını duyurdu. Öncelikle bu kararlarından dolayı sayın İbrahim Şahin'i tebrik ederim. Geçikmiş ama yerinde bir karar verdiler. Sektöre hayırlı olsun. Keşke, bu kararı yılın başında verebilselerdi. Çünkü aynı gemideyiz. Eğer kararı, geçtiğimiz Ocak ayı başında uygulamaya koymuş olsalardı, TRT yedi aydır kendi izlenme oranlarını ölçtürmüş, hem kendi hem de reklamverenlerinin merak ettiği bir çok soruya cevap bulmuş olacaktı. Şimdi sistemin uygulamaya geçebilmesi gelecek yılın ilk çeyreğini bulacak görünüyor. Peki şimdi ne olacak ? Reklamverenler, medya ajansları, kanallar ve yapımcılar ya iki farklı kaynaktan gelecek reytinglerle daha sağlıklı planlama yapabilecekler ya da herkesin kafası karışacak. Tabiki dileğimiz herkesin daha sağlıklı ve sorunsuz planlamalar yapabilmesi. Ancak bu yeni yapının sektörde kabul görmesi demek en az iki yıl demek. Bu aşamadan sonra sadece TIAK ve TRT değil RTÜK'ün de yeni üstlenmeye çalıştığı rolüde dikkate alındığımızda tarafların kısa sürede anlaşması imkansız gibi görünüyor. RTÜK ile ilgili konuyu bir sonraki yazıya bırakarak şimdi TRT'nin bu girişiminin olumlu taraflarına bakalım.
|