Pazartesi, Eylül 03, 2007
Cumhur'un Medyası-1
Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu ülkede medya sahiplerinin bu çok değerli (!) yöneticileri olmasaydı, bugünleri böyle mi yaşardık ? Seksen sonrasında medya sürekli el değiştirirken bu çok değerli yöneteciler aynı kalmasaydı Cumhur'un medyaya güvensizliği bu kadar yüksek olur muydu ? Cumhur o kadar sorununu çözümünü yerli dizi ve magazin programlarında arayıp, promosyonuna gazete alırmıydı ?
Özelleştirmeler ve TMSF'in görevi bitince medyanın da normale döneceğini savunanlar artık bu yönetici ve yöntemlerinin tarih kitaplarında yerini almadıkça hiçbir şeyin normale dönmeyeceğine daha çok inanmaya başladı. Ama bu, Cumhur'un medyasını, medyası da Cumhur'unu tanımadığı gerçeğini hala değiştir-e-miyor. Ama genç cumhur'ların inançları ile daha çok okuduğunu, sorguladığını ve STÖ'ler içinde daha fazla sorumluluk aldığını görüyor ve biliyoruz. Bu da bize Cumhur'un çocuklarının yeni dünyaya bakışları ile yakın gelecekte çok şeyin değişmek zorunda olduğunu söylüyor. Allah bizim için herşeyin rızası ile hayırlısını versin. Çünkü yaradan affediyor ama yarattıkları affetmiyor. Bugünlerin hesabını onlara nasıl vereceğinizi düşündüğünüzü umarım. Allah yardımcımız olsun ?
Çarşamba, Ağustos 29, 2007
Gülen Cumhurbaşkanı
Cuma, Ağustos 24, 2007
Köşerler ve Yöneticileri-1
İşte son gündemler "... ise Türk vatandaşlığında çık, ... Arabistan çölüne açıl demiş. Kürtler Türkmen, Kürt Aleviler Ermeniymiş. Herkes kendi gibi olmazsa barış olmazmış. Çorumdaki Talibanlar tarihi eser kaçakcısıymış. " Dilin kemiği yok ya şimdi mikrofon uzatsanız, bu konuların bir ülke için ne kadar önemli olduğunu akla hayale gelmeyen ne örneklerle ve hangi edebi cümlelerle anlatırlar.
Sevgili köşerlerimiz ve onların yöneticileri, ülke medyasının olmazsa olmazları, canlarımız ciğerlerimiz ; bildiğiniz gibi ülkemizde kişi başı gelir altı bin doları geçti ama hergün, hatta yıllık izne bile çıkmadan, yazdığınız, gazetelerin satışları promosyonla toplamda hala beş milyon üçyüz bin. Gündeminizdeki konu ve haberlere kalsa belki de üç milyonlu günlere geri döneceğiz. Medya Sahiplerini bu ülkede promosyonla siz tanıştırdınız, patronlara tiraj sözü verip sayfaları köşerlerle siz doldurdunuz, Hükümet, Meclis, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay arasındaki sanal konuları siz ortaya attınız, bunları köşerlerinize konu diye verip aralarında günlerce siz tartıştırdınız. Ülkeye bu kadar bayrak direğini siz diktiniz, sonrada milliyetçilik tehditi deyip haber yaptınız. Ülkeyi e-muhtıraya götürüp, sonrada darbeye karşıyız diye günlerce okurun önünde kendinizi aklamaya çalışıp, askeri vatandaşı ile karşı karşıya bıraktınız. Bu memleketi dosta düşmana siz haber yaptınız. Ertesi gün o haberleri birinci sayfalardan verip başarı diye siz övündünüz. Bir ülkenin ekonomisinin güçlü olabilmesi için medyasının güçlü olması gerekir. Oysa hala reklamveren yöneticilerine habere göndereceğiniz ev ödevini yapmış doğru soru soracak uzman muhabirimiz bir elin parmakları kadar az. Kamuoyu araştırmaları gelecek neslin gazete okumadığını, televizyon seyretmediğini haber ihtiyacı için ise başta internet siteleri olmak üzere alternatif mecra arayışları içinde olduklarını ve ihtiyaçlarını bir şekilde karşılamaya çalıştıklarını gösteriyor. Ben de derslerimde öğrencilerimden bunun teyidini alıyorum. Yani müşteri tarafsız ve güvenilir bilgi ihtiyacı için kendine çıkış yolları arıyor ve buluyor. Internet olmasa minternet o da olmasa peoplenet bulup ihtiyacını karşılıyacak. Medya sahiplerimiz ise üç kuruşa ürün değiştirebilen müşteriyi, biraz daha erişim yani reklam geliri için promosyon ile kendi mecrasında tutmaya çalışıyor.
Sevgili ciğerimizin köşeleri üzüm yemek için bağcıyı dövüp sonra da bağcı üzüm vermiyor diye şikayet ederek buna da haber diyerek daha ne kadar bir gün ağlayacak bir gün dayılanacaksınız ? Unutmayın geçer zaman, diner bu yağmurlar, patronlarınız müşteri ve reklamverenleri ile yine başbaşa kalır. Oysa siz elinizde birkaç kitap ve yanınızda götüremiyeceğiz kadar paranızla tarihe sadece madara olursunuz
İstenilen biraz güven, biraz uzmanlık, biraz tarafsızlık, doğru bilgi ve doğru marka pazarlama hepsi bu. Emin olun böyle hem maddi hem de manevi kazanırsınız.
*Köşer: Köşe Yazarı
Perşembe, Şubat 01, 2007
A Kategorisi Meslek Şehitleri
Can Dündar,Hikmet Çetinkaya ve Örsan K.Öymen'ın yazılarından alıntılar yaptığı bölümler öncesinde "Eminim bu yazıda size yadırgatıcı gelen bir şey yok." diyerek bizleri sosyolojik açıdan kendinden farklı bir yerlere konumlandırıyor olsa da; bu yazının bendeki aşağıdaki sorusal yansımalarını sizlerle de paylaşmak istiyorum;
- Bu A kategorisi SES'teki AB,C1,C2,D ve E deki "A" mı ?
- Osmanlı'nın son döneminden beri "biz" olmaya çalışan bir ülkede, onca ihtilale, tecrübeye ve şu anki problemlerimize rağmen neden şimdi yine "siz" iz ?
- Neden bu "siz"i, aydın/entellektüel gibi kendine özel sıfatlar takma isteği duyanları söylüyor ?
- Kim bugünkü entellektüellerimiz ?
- Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk dönemindeki Fransız ekolü entellektüel mi ?
- Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'te olması dünkü görüşlerinin olduğu cemaatten aforoz edilmesi için yeterli mi ?
- Hem solcu, hem entellektüel, hem de Hürriyetçi olunamaz mı ?
- Hürriyet'in durduğu yer mi yoksa Genel Yayın Yönetmeni'nin durduğu yer mi ?
- Dinli ve dinsiz fanatiklik ne demek ?
- " Türkiye Türklerindir. " ne demek ?
- Hırant Dink'te solcu mu ?
Bu soruları sorarken aynı zamanda bir saptamada da bulunmak istiyorum; Millward Brown'ın yakın tarihte yaptığı bir araştırmada AB ses'teki gazete okurlarının "Gazetelerinden oldukça memnun olan ama yine de geliştirilmesi gereken konular var" diyenlerin oranı yüzde 41. Bu hiçte küçümsenemiyecek bir oran biliyorsunuz. Bu kesimin yüzde 85'i ise gazeteleri, haber kalitesi zayıf( % 33), çok magazinli (%28), taraflı(12) ve zayıf içerikli(12) buluyor. Bu nedenler yeni duyduğumuz şeyler değil biliyorsunuz. Sürekli duyduğumuz ama bir türlü çare bulun-a-mayan konular.
İnsanın vermediği canı alacak kadar insanlıktan çıktığı bir ortamda Can Dündar, Hikmet Çetinkaya ve Örsan K. Öymen gibi beğenilen önemli köşer'lerin* kimsenin babasının malı olmayan köşelerinde hala duygu selleri içinde bu tür yazıları yazdıklarını düşünüyor ve üzülüyorum. Ama Ertuğrul Özkök'ün bu konudaki düşüncelerini yazmak yerine telefonda kendilerine söylemesinin sosyolojik ve antropolojik açıdan daha etkili olmaz mıydı dersiniz ?
*Köşer: syndicated columnist/newspaper columnist
Pazartesi, Ocak 29, 2007
Beşiktaş'ın son başkanları ve Beşiktaşlılık üzerine
2004 seçimlerinde 3272 oy alan sayın Demirören'in oylarında yüzde 24'lük( 781 ) bir azalma olduğu görülüyor. Dün Beşiktaş, tarihinde ilk kez kulubü 100 milyon dolar üzerinde borçlandırarak ( 32 milyon doları kendisine) seçime giren ve seçilen bir başkanla üç yıl daha geçirecek. Beşiktaş semtindeki büyük rant (Fulya, Akaretler... gibi), sayın Seba'nın genç öğrencilerinin gruplaşmasına ve kulubü bugünkü haline getirmesine neden oldu. Bu rantta işini görenler sosyal yaralara fotoğrafsal bir bakış getirip magazin sayfalarından kurtulmaya çalışırken, şimdi ki başkanın da söz verdiklerini(!) yerine getirebilmek için projeleri bitene kadar başkanlıkta kalacağını söyleyebiliriz.
Sizin de Beşiktaş için verilmiş sözleriniz varsa gelecek seçimlerde aday olabilirsiniz...
Perşembe, Aralık 21, 2006
Okudukça aptallaşmak, yazdıkça akılanamamak...
Bu kelimeler bugünkü medya dünyamızı en iyi anlatan üç kelime. Okuyan, okudukça katılaşan ve ülke gündemini belirlemeye çalışırken fanatikleşen ve bundan da rating ve kazanç elde edenler. Fanatiklik bizim gibi yüzyıllar boyunca sürekli kendi kendini acımazca eleştirmiş, batıdan gelene hep hayranlık duymuş bir toplum için rating demek. Bu da bazı hamhalat* olmuş ama kendini bulunduğu toplumdan veya müşterisinden daha akıllı sanan insanlar için para, çok para demek. Onlar için her dönemde toplumsal bir bölünme mutlaka olmalı. Demokrasi adına çok seslilik adına hem de. Bölen onlar olmasa zaten birileri olacak. Bu birilerinin batıdan veya doğudan olmasındansa bizden birileri olması ve bu işin maddi kazancının da memlekette kalması adına daha iyi değil mi ! Onlar, bunun toplumun desteğini de alacağını söylüyorlar. Zaten beklenmedik ve çözümlenemeyecek kötü bir sonuç çıkarsa da bunun batı ve doğu bağlantılarını en esrarengiz şekilde senaryolaştırıp anlatmıyorlar mı ? Şu bizim medya varya, eğitim seviyesi orta seviyedeki gazete okurlarına Avrupa belki de Amerikalı meslektaşlarından çok daha iyi kamoyu ambalajı ve pazarlaması yapıyor. Her yazılarında ondan bundan, kitaplarının orasından burasından alıntılar yaparak okurlarını müthiş etkilediklerini düşünürler. İyi ki varsınız, siz olmasanız bunları nereden bilecektik misali okurdan takdir beklerler. On tane mail veya telefon gelse, herşeyi durdurup doğrucu davut kesilirler. Herşeyin en iyisini bilir, en doğrusunu bu ülke için söylerler. Ülkeyi götürmek istediğiniz yeri Mustafa Kemal Atatürk'ün muassır medeniyetler seviyesi olarak anlatırlar ama nedense yıllardır bir türlü Önderin vasiyetini yerine getiremeyiz.
Okudukça katılaşan ve fanatikleşerek, her şeyi hem de en iyisini bildiğini sanan bilgili ama manevi doygunluğa ulaşamamış sevgili medya yazarlarımız, okudukça, okudukça aptallaşıyorsunuz ama yazdıkça akıllanmıyorsunuz. Sizi okuyanları da aptal sanıyorsunuz ama okurlarınızı yıllardır hala tanımıyorsunuz. Oysa onlar sizi kendilerinden daha iyi tanıyorlar çünkü hergün sizleri okumak için zaman ve para harcıyorlar. Sizlerin daha başarılı olmanızı istiyorlar çünkü bir ülke ancak medyası kadar güçlüdür.
*Bu sözleri söyleyen İletişim Bilimleri'nde "Philosophy of Culture" dersimin hocası Ahmet İnam. Bana felsefeyi sevdiren, her hafta Ankara'dan Eskişehir'e yarım düzine öğrenci ve iki saatlik bir ders için gelen ve gülümsemesi hiç eksik olmayan Felsefeci Ahmet Hoca. Teşekkürler Hocam. Paramı bozduğunuz için. Düşüncelerimi daha anlaşılır ve kullanılabilir hale getirdiğiniz için.
Bilgi: Röportajındaki tam cümle şöyle; "... aptallaşıyoruz; okudukça okudukça...katılaşıyoruz. Fanatik insanlar haline geliyoruz. Bu da bilimi tanımamaktan kaynaklanıyor..."
Salı, Temmuz 11, 2006
Zizou'nun Kafası
Henüz konu ile ilgili Zidane'dan basına yansıyan bir açıklama yok. Ama kafayı yiyen Materazzi'den küfür ettiğini kabul eden bir açıklama geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ise Elysee Sarayı'nda kabul ettiği Fransız Milli Takımı'na oyuncularını ikinci olmaları nedeniyle kutluyor ve 2004 yılında "Sovalye" ünvanı verdiği Cezayir asıllı vatandaşı Zinedine(Zeyneddin) Yazid (Yezid) Zidane'a "yüreğin, bağlılığın sembolüsün. İşte bu yüzden seni çok seviyor ve sana büyük hayranlık duyuyoruz..." diyordu. Yani üzerine düşen görevi yapıyor vatandaşına ve milli takımının kaptanına sahip çıkıyordu. Zaten yapması gereken de bu değil miy di ?
Kendini neden kontrol edemediğini ve o kafayı neden attığını bilmiyoruz ama konu ile ilgili Fransa ve Türk basınında yer alan bugünkü bazı gazetelerin manşet ve haberleri paylaşmak istiyorum. Le Equipe "Sonsuza Kadar Pişmanlık", La Parisien "Mavi Melek Şeytana Dönüştü" Hürriyet, hem birinci sayfasında hem de spor sayfası'nda ana haber olarak yer verdiği olay ile ilgili; birinci sayfasında yedi sütuna manşet " Terörist mi dedi anasına mı sövdü " spor sayfasında ise dokuz sütuna manşet "İki Yüzlü Kral"manşetinin üst başlığında ise "Materazzi'ye kafa atan Zidane'ın kariyeri vukuatlarla dolu" yorumu ile duyuruyordu. Vatan "O kafa terörist lafına" Milliyet " Terörist dedi kafayı yedi "Sabah "Kötü örnek oldun"
Pazartesi, Mart 20, 2006
Liselerde ücretsiz Tevrat,İncil ve Kur'an dağıtılsın...
Ankara Keçiören Lisesi Müdürü Asaf Yavuz, Türk Diyanet Vakfı tarafından ücretsiz dağıtılan "Kur'an-ı Kerim Meali" kitaplarından resmi yazı ile 700 adet isteyince, bu davranışı nedeniyle Sabah Gazetesi kendisini bugünkü manşetine "Vallahi billahi 700 demedim" sözleri ile koyarak ödüllendirdi. Yabancı kaynaklar tarafından çoğunluğu (%99,8*) müslüman olarak kabul edilen memleketimizin bir ilçesinde 13 yıldır müdürlük yapan (haberde kaç yıldır ne yaptığı pek anlaşılmıyor ama en yakın anlamı bu sanırım) bir kişinin verdiği demece bir bakın. Her üç öğrencisinden sadece birine, dünyada 1,5 milyar insanın inandığı bir dinin kitabını dağıtmak üzere Türk Diyanet Vakfı'ndan talepte bulunmuş. Sonra yazdığı dilekçe birileri tarafından medyaya sızdırılmış. O 'da ilgili gazetecinin taraflı soruları karşısında yemin etmeye ve konuşmalarını yuvarlamaya başlamış. Bunlar haberin bana anlattıkları. Oysa keşke Tevrat, İncil ve Kur-an lisede bizlere dağıtılsaydı da dinimi karşılaştırmalı ve sorarak öğrenseydik. O zaman Kur-an dili ve mealini o zamanlar daha iyi kavrar, laiklik ve müslümanlığın birlikte nasıl bu ülkeyi gelişmiş ülkelere örnek olabilecek seviyelere getirebileceğini anlatabilirdik. Eminim ülkemiz ve yaşlı dünya, bu konuda en az elli yıl kazanırdı. Ne dersiniz ?
*Kaynak:CIA FactBook
Çarşamba, Mart 01, 2006
Turk Medyası 6, Türkiye 0
Pazartesi, Şubat 27, 2006
Deneme-1" Kendini Bulmak"
Cumartesi, Ocak 28, 2006
Popüler Medya ve Din
Oysa bu ülkenin gündemini belirleme sorumluluğunu kendi omuzlarına yükleyen ve bununla dolaşan usta gazetecilerimizin (!) bu konuda kamuoyunu etkileyememesi ise kendileri için öncelikle araştırılması gereken bir konu olabilir. Öyle ya, yüzde doksan sekizi müslüman olan bir ülkede kamuoyu bu tür haberlere beklenilen tepkiyi neden vermez ? Konuyu araştırmadan önce araştırma fakiri medyamızın bu haberleri ve yorumları yapan o popüler gazetecilerinin dini konularda ne kadar bilgili olduklarını sorgulamak gerekir. Bu sorgulama eminim onların da meraklarını da giderecektir. Araştırma emri vermeden önce bu konuda yeteri kadar bilgisi olmayanlara iki önerim var. Birincisi yarından itibaren hemen orta düzeyde din ve tarih dersi almaya başlamaları. İkincisi ise bu eğitimleri bitirmeden kesinlikle bu konuda haber ve yorum yapmamaları. Sosyo ekonomik statüleri nedeniyle en iyi öğretmenlerden bu dersleri alacaklarına inanıyorum. Ders deyince yanlış anlaşılmasın bu derslerden sınıf geçmeleri gerekmiyor biliyorsunuz. Yani, iki vize bir final ve de bir de bütünlemesi yok. Yaptıklarının sadece siyaset ve medya gazeteciliği olmadığına inandığım kişilerin, bu tarihi eğitim fırsatını, en iyi şekilde değerlendireceklerine inanıyorum. "...Bu yaştan sonra eğitim mi olurmuş, topluma mal olmuş koca koca adamlara ne eğitimiymiş bu..." demeyin. Şöyle düşünün; her gün işleri gereği okuyor, çiziyor ve yazmıyorlar mı? Hem de sayfalarca... Eğer bu eğitimi kendileri ve müşterileri olan bu ülke kamuoyu için almak istemiyorlarsa, yabancı medyanın karşısında bu konuda artık daha fazla rezil olmamaları için bu eğitimi almalarını öneririm. Yoksa yarın, Avrupa'nın ve-ya Amerikan'ın o hergün okuyup alıntılar yaptıkları ciddi gazetelerinde (popüler gazeteler değil) kendileri için, ülkenin tarihi ve yaygın dini hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmamakla suçlanabilirler. Belki de daha da ileri giderek kamuoyunun bu konuda onları ciddiye almadığını, meğer popüler gazetecilerin yıllardır politize edilmiş dine karşı laikliği savunan haber ve yorum yazdıklarını söyleyiveriler. Dini konularda doğru bilgiye ve uzmana sahip olmayan popüler medya yönetimlerinin yıllardır yaptığı bu tür haber ve yorumları temel gazetecilik kurallarına aykırı ve sadece sansasyonel kaygılarla yapıldığı sonucuna ulaşabilirler. Hem de elin o hükümetleri deviren itibarlı bilen yabancı meslektaşları bunu yapıverir. O zaman "...tencere dibin kara... yazıları yazamazsınız onlar için. Gelin; neyi bilmediğini bilen ve öğrenmeye çalışanlardan olun, o herşeyi bildiğini sanan ve bilmediğini öğrenmeyi reddeden yarı cahil gazetecilerden olmayın...
Salı, Ocak 17, 2006
Uluslararası Medya Haber Kredilendirme Kuruluşu...
Bir diğeri Ağca nın hapisten çıkmasına saatler kala yapılan haberler ve yorumlar. Bu memlekette ceza yasasını okuyan ve uzmanından zamanında görüş alarak yanlışı Ağca dışarı çıkmadan aylarca önce düzeltirecek bir muhabir yok mu ? Huuu... Orada kimse yok mu ?Malesef yok...
Son ana kadar görevini yerine getirmeyen medyamızın son dakikada kamuoyunun önünde ortalığı ateşe vererek her şeyi yakma teşebbüsü yeni değil biliyorsunuz. Bu sahneyi son on yıldır her önemli olayda tekrar yaşıyoruz. Neden ? Çünkü medyamızın bilgi düzeyi hala yetersiz ve yıllardır uzmanlaşamıyor. Gazetecilik, özellikle de muhabirlik ülkemizde hala para kazanılacak bir meslek değil. Genel Yayın Yönetimleri tarafından sömürülen bir sevda. Kamuoyunun Japonya da birinci, Amerika da dördüncü sırada güvendiği basının ülkemizde ilk onda bile ismi geçmiyor. Neden ? Kamuoyu her araştırmada bunun nedenini söylüyor ama ilgili kişiler bunu anlamak istemiyor. Ve nedenini bilmediğini savunuyor. Düşünsenize Japonya ve Amerika'da on gün içinde, böyle iki önemli haber medyanın gündemine gelse, gazeteler satışlarını en az yüzde on artırmazlar mı ? Ama bizde-aynı dönemde- okullar tatile girdi diye (!) tam tersi tirajlar düşüyor.
Söylediklerini "Zırva" olarak yorumladığı bir mahkumun sözlerini, birinci sayfasında hem de manşet üstünden dokuz sütuna vermesi sizce bir tesadüf olabilir mi ?
Bu soruları daha da çoğaltabilir, eleştiri dozunu artırabiliriz. Ama böyle bir eleştirinin herşeyi bilen (!) gazetecilere bir yararı dokunur mu dersiniz ? Hiç sanmam...
Medyanın tüketicinin yaşamındaki yeri, güven ve doğru bilgi üzerine kuruludur. Gerçek haber ve bilgi dünyanın her yerinde gerçek bir haber ve bilgidir. Bir haberin yapılma biçimi ve kuralları aynıdır. Farklı olan haberin kaynağıdır. Hızla globalleşen ve uluslarası şirketler tarafından denetlenen reklamverenlerden sonra artık medyanında sadece tirajlarını değil yaptığı haberleri de uluslararası firmalara denetlettirmesi gerekir.
Bu problemin diğer ülke medyalarında da olduğunu düşünerek WAN ( Dünya Gazeteciler Birliği)'a konu ile ilgili bir öneride bulunmak istiyorum.
Medya yaptığı haberleri her ülkede Uluslararası bir Medya Haber Kredilendirme Kuruluşu'na denetlendirsin. Raporlar yıllık açıklansın ve artık hangi haberin doğru , hangi mecranın daha güvenilir olduğuna karar verelim. Medyamıza artık bizde güvenelim... Ne dersiniz ?
Pazartesi, Aralık 26, 2005
BJK'nın Başkanı ve Taraftarı Olmak...
Malesef diyorum çünkü böyle bir soru, ne Beşiktaş ne de başka bir kulübün taraftarının gündeminde olmamalı. Bir taraftar, yani taraflı ve duygusal biri için oldukça zor bir durum. Ama Beşiktaş'ın yarınları için bu soruların cevabını Beşiktaş'lılar bugünlerde vermek zorunda.
Çünkü üç haneli milyon dolara yaklaşan borcu nedeniyle kimsenin sesi çıkarmadığı ve sorumluluk almadığı bu kulübün, önümüzdeki seçim döneminde sorumluluğunu kim, hangi yönetimle ve hangi şartlarda alır ? Beşiktaş gibi bir kulübün bugünlere gelebileceğinin hesabını yapamayan aklı evvel bir yönetimden seçim dönemine kadar daha nasıl bir hizmet beklenir ?
Takımın bütün futbolcularını, kendilerine öz güvenlerini kaybetmişler ve heyecansızlar diye satışa çıkaran böyle bir yönetimin takımı gençleştirme ve yarınları kurtarma operasyonunu başaracağına nasıl inanılır ? Kendi aldığı yerli ve yabancı futbolcuları bu açıklamalarından sonra kim, kaça ve niye alır ? Satışlarından elde edilecek rakamlarla ne kadarlık açık kapatılır ?
Peki bu yönetim heyecansız ve özgüven problemi olan futbolcuları niye aldı ? Kimler bu futbolcuların alınmasında aracılık yaptı ? Bu kadar borç zihinsel problemi olan futbolcuları alarak mı yapıldı ? Bu futbolcuların sağlık kontrolünde hangi doktorlar bulundu ? Yok eğer bunlar futbolcularla ilgili değilse, bu takımı ve futbolcuları kim-ler bu hale getirdi ? Ya da herşeyi müşteri yani markaya duygusal olarak bağlanmış ve cebindeki son parası ile maça giden, lisanslı ürünlerini alan sadık müşterisi olan taraftar mı yaptı ?
Sporun yeni kuralları, artık ekonomik olarak güçlü ve alacakları borçlarının üzerindeki kulüplere göre düzenleniyor. Bu, böyle bir Beşiktaş için avantaj mı yoksa tehdit mi ?
Tribün-saha mesafesini başka bir güzide kulübümüzün yönetimini (Avrupa da benzerleri varmış ) örnek alarak, seyircinin futbolcunun yüzüne tükürme mesafesinde yapan bir yönetimin, asayişi sağlamaya çalışan emniyet mensuplarına bile saldıran, bela ile başlayıp ağzından çıkan ama kulağın duymadığı küfürleri tezahurat diyen eden bir gruba sahip olması normal değil mi ?
Evet, logosunda Türk bayrağı taşıyan bir spor kulübünün başkanı ve taraftarı nasıl olunur veya nasıl ol-un-malıdır ? Bu soruyu sadece ben cevaplıyacak olsam belki de bu yazıyı yazmak yerine, Beşiktaş'a ait sahip olduğun herşeyi (kartları, bayrakları, rozetleri, formaları ...) götürüp İnönü Stadı'nın Şeref Tribünü kapısına, üzerine "Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün Bugünkü Başkanlığı'na saygılarımla" yazılı küçük bir not ile çözebilirdim. Ama sevgili babamın bizlere Beşiktaş'ı anlattığı o ilk günden beri gönül verdiğimiz bu renkleri ben de çocuklarıma, yiğenime, babaları ve anneleri diğer takımları tutan çocuklara anlattım, anlattık. Onların hepsi şimdi birer Beşiktaş taraftarı ve geleceğe umutla bakmaları gerekiyor. Bu nedenle onların zamanındaki büyük Beşiktaş hedefi için bu yazıyı yazmam gerekiyordu.
Dün ülkesinin gururu olarak herkese örnek olan bir spor kulübünün bugün mensubu olmak gerçekten zor. Basketbol ve Voleybol'daki başarılı gidişe sevinemiyor bile insan. Son iki sezondur kulübün kasasından yaptığı fütursuz ve hesapsız harcamalarla medyanın başarılı dediği hemen hemen herkesi transfer eden ve şimdi de hepsini satışa çıkardığını söyleyerek tarihe geçen bir başkan ve yönetimi için daha ne söylenebilir.
Her zaman " insanlar hak ettikleri gibi yönetilirler" sözüne inanan biri olarak, sen bizim için hayırlısı neyse onu ver Allahım diyorum sadece. Çünkü hiç kimse sevdiği, taraftarı olduğu bir kulübü isteyerek bu hale getirmez. Dün söylediği ve yaptığı ile bugün söylediği ve yaptığı arasında bu kadar fark olmaz. Ya bu işi veya sevginin o herşeyi yok edebilen gücünü bilmeyen biri-leri bunları yapabilir. Ben de bugünkü yönetimi artık acımasızca eleştiriyorum. Ama benimki rahatlamak için değil. Birileri çıksa da bizde elimizden gelen her türlü desteği versek, çok çalışsak, gelişsek, eksiklerimizi tamamlasak,değişsek ve daha çabuk atlatsak bu dönemi diye. Evet böyle bir markanın gerçek sahibi olan taraftarları olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Bu ülkenin medyası, taraflı yazarları böyle yazdıkça, söyledikçe ve oynattıkça belki daha da zor günler var bizi bekleyen. Ama dedim ya işte, taraftar ne kadar belli etmese de taraflı ve duygusal olur yoksa taraftar değil tarafsız olur, yani yok olur. Onunda bizimle ve bu yazıyla bir ilgisi olmaz.
Meraklısı için not: Bir ülkenin medyası sadece başka ülkelere karşı taraflıdır, yani kendi ülkesi tarafındadır.
Pazar, Aralık 18, 2005
Picasso mu, Orhan Pamuk mu ?
Bir mecrayı temsil etmek, gerçekten herkesin kolay kolay kabul etmeyeceği bir sorumluluk. Bu dördüncü gücü başka sektörlerle karıştırmadan düşüncesinize, bir mecra markasını temsil ediyorsunuz. Yaşantınız, aileniz hemen hemen herşeyiniz oluyor. Bazılarımız, bedeli ödendikten sonra ne var bunda, diyebilir. Ama burada patronun kaç yıl bu bedeli ödediği değil , sonra niye ödemek istemediği ve ardından da o kişiye ne olduğu önemli değil mi ? Yıllarca çok iyi para kazanmış olmanız yeterli mi ? Bir gün patronunuz teşekkür ettiğinde, o bedeli ödenmiş paralarınızla yalnız başbaşa kalıveriyorsunuz. Peki sonra, birileri uzun bir tatile çıkıyor. Birileri hemen kitap yazmaya başlıyor. Kimileri eski köşe yazarlığına veya muhabirliğe geri dönüyor, dönmeye çalışıyor. Çünkü genel yayın yönetmenliği yaptıkları en önemli iş. O görevde siz olsanız görevi bıraktıktan sonra kendinizi hala aynı statüde hissetmezmisiniz ? Sonra size "Eski Genel Yayın Yönetmeni" diye hitap edilmesinden ve söylenirken de "eski" kelimesine vurgu yapılmasından hoşlanır mısınız?
Burada amacım genel yayın yönetmenlerini eleştirmek değil. Bu görevi yapanları son derece takdir ettiğimi bilmenizi isterim. Benim bir iletişimci olarak merak ettiğim, niye bazıların bu kutsal diyebileceğim görevi yaparken neden bir de haftanın 5 veya 6 günü kendilerine bir köşe edinir ve oralara tünerler. Sonra her konuda sürekli yazarlar. Sonra yazdıklarını anlayamayız ve o markayı temsil eden kişiyi çok sevsek bile yazdıklarını onaylamaz ve uygun bulmayız. Genellikle biz onları önemli haberler sonrasında okumak veya dinlemek isteriz. Çünkü her gün bedel ödeyerek satın aldığımız, bizi tamamladığına, eksiklerimizi giderdiğine inandığımız o mecranın konuya bakışını merak ederiz. O zaman onlara köşe yazarı ve yorumcu demeyiz. Biz de onları o marka ile bütünleştirmeye çalışmayız. O halde bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? İçimdeki ses buna gelişmekte olan bir ülkede unutulmama sendromu diyor. Çünkü bu görev, iki ayrı şapkayı kaldırmıyor.
Bunlar dünkü Hürriyet Gazetesi'nde Sayın Ertuğrul Özkök köşesini okurken aklıma geldi. Çünkü sayın Özkök, dünkü köşesinde Orhan Pamuk haberi dururken "Şanlıurfa'dan Picasso turu" haberinin neden Hürriyet'e manşet olduğunu anlatıyordu. "...Dakikalar geçiyor, bir türlü karar veremiyorduk.Hangisini manşet yapalım.Türkiye'nin karanlık yüzünü mü yoksa içimize su serpen aydınlık yüzünü mü ? Dünya basınının karanlık korosuna mı katılalım; yoksa tek başımıza kalmayı göze alıp bu bir avuç aydınlık çocukla birlikte parti düzenleyip ülkemizin aydınlık yüzünü mü kutlayalım ? İkincisini seçtik. Çok da iyi ettik..."
Anlaşılan bu iki haber sayın Ertuğrul Özkök'ü konuyu köşesine taşıyacak kadar iki arada bir derede bırakmış. Orhan Pamuk haberini birinci değil de ikinci haber olarak bile kullanmalarının yarın onları birilerinin huzurunda tek başına bırakacağını ama bunu göze aldıklarını belirtiyor. Acaba kastettiği dünya basınının karanlık korosu karşısında tek başına kalmakmı yoksa bizim bilmediğimiz başka birilerini mi kastediyor ?
Diğer taraftan Picasso haberinin çıkış noktasında bizzat kendisinin olduğunu belirtiyor ve diyor ki "...Ben bunu yazımda küçücük bir cümle olarak geçirmiştim. Beşiktaş Belediyesi, bu küçücük cümleyi ciddiye almış ve onları alıp İstanbul'a getirmişti..." Küçücük bir cümle ve bu cümle ile ciddiye alınmak. Aslında anlatmak istediği gerçekten bu mu ?
Ya da AKP'li belediye başkanlarının, mecralar tarafından başlatılan içki yasakları kampanyasına malzeme olmaları ile ülkenin karanlık yüzlerinden biri olduğunu CHP'li bir belediye başkanını yaptığını ise aydınlık bir yüz olarak mı ifade etmeye çalışıyor ?
Oysa bugün sabah haberlerinde, yayınevinin Fransız sokağındaki yemeğe katılanların demeçlerinden sadece sağcı gazeteler nasiplerini aldı. Onları da normal karşıladıklarını(hedefleri de herhalde buydu ve başardıklarını söylüyorlar) belirttiler. Yani şimdi Hürriyet, dünya basınının karanlık korosu karşısında değil yanında mı yer almış oldu. Beşiktaş Belediyesi tarafından Şanlıurfa'dan alınıp SSM'nin Picasso sergisine getirilen bu çocuklar diyet olarak bir basın bültenine malzememi yapıldı. Anlamadım. Siz anladınız mı ?
Perşembe, Aralık 08, 2005
Hürriyet, hürriyettir...
Eski bir Hürriyet çalışanı olarak değil ama düzenli bir okuru olarak bu haber konusunda söyleyeceklerim var. Öncelikle Hürriyet böyle bir haberi hangi ilkesine göre verdiği mearak ediyorum. Çünkü yayın ilkeleri olarak açıklanan ve sonra da Hürriyet, hürriyettir diye yapılan ve otobüs duraklarına kadar kullanılan kampanya da hürriyet'in neler olduğu bir bir anlatılıyor. Ama yazı işleri sorumlularının açıklamaları biraz fazla kafa karıştırıyor. Oysa orada verilen tanımların hangisine göre bu haberi yaptıklarını okurlarına açıklasalardı daha inandırıcı olurlardı hem de iyi olurdu diye düşünüyorum.
Çünkü Ertuğrul Özkök'ün ifadesiyle Hürriyet, bir kitle gazetesi. Ama unutulmamalıdır ki öncelikle bir Türk gazetesi ve Türkçe yayınlanıyor. Bunları düşündükten sonra ve sayın Ertuğrul Özkök'ün değerlendirmelerindeki bazı ifadeleri tekrar okuduktan sonra bazı okurların değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Neden mi ?
" Hürriyet’in PKK ile ilgili haberler konusunda hiçbir kompleksi yoktur... ", "...Biz demeç almadık. Bunlar savcıya söylenmiş sözlerdi. Ve ilginç bir açılımı yansıtıyordu...","...Zaten böyle bir demeci manşete çekme cesaretini ancak Hürriyet gibi PKK’ya karşı canı pahasına mücadele etmiş bir gazete gösterebilirdi...", "... Bir cinayet şebekesinin ne düşündüğünü bilmeden onunla etkili mücadele de edemezsiniz..."
şimdi böyle açıklama yaptığımızda hergün sizi 35 yeni kuruş ödeyerek alan tüketiciniz şunları düşünmez mi. ? "Artık bir cinayet şebekesinin ne düşündüğünü gerçekten öğrenmiş olduk ? Sizce şimdi nasıl mücadele etmeliyiz ? Bu mücadele de amaç ne olmalı ? Sonucu nasıl biterse başarılı oluruz ? " Hergün köşesinde herkese sürekli milliyetçilik, laiklik ve cumhuriyetçilik dersleri veren Emin Çölaşan ne düşünür ? Peki diğer yazı işleri sorumlularının söylediklerine ne demeli ve nasıl yorumlamalıyız ?
"...Burada amaç, bir teröristin fikirlerini açıklamasına yardım etmek değil. Asıl amaç, Türkiye’de bugün yetkili ağızların çözüm için ileri sürdükleri fikirlere bir teröristin yaklaşması ve onun yandaşlarının bundan haberdar olmasıdır..." F.Ercan.
"...çünkü haberci açısından kaynağın itibarı ve mesajın önemi farklı meseledir. Diyelim ki Türkiye, komşu bir ülkeyle savaşın eşiğine geldi. Düşman diye bu ülkenin sözgelimi başbakanına sansür mü uygulanacak ?..." E.Berberoğlu
"...konuşmasını bir geri adım olarak gördüğümüz için, ayrıca şiddet ortamının tansiyonunu düşürebileceği düşüncesiyle manşet yaptık..." T.Türenç
"... Aklı başında herkes bu ülkenin düzlüğe çıkmasını istiyor. Hürriyet’in bunu manşetine taşıması, Türkiye’nin mutlu geleceği açısından son derece isabetlidir..." N.Özkan
"...Gazetecinin görevi, olup biteni yansıtmaktır..." "... bir haberin manşet olması, gazete yönetiminin oradaki görüşlere katıldığını göstermez..."M.Yılmaz
Görüşlere bakılırsa Hürriyet, ülkesinin bölünmez bütünlüğüne yardımcı olabilmek için ama tarafsız ve araştırmacı gazetecilik anlayışı ile böyle bir manşet yapmış.
Düşünsenize devletin bir savcısı ile bir teröristin cezaevinde yaptıkları görüşmenin gizli tutanaklarını ele geçirerek büyük bir gazetecilik olayına imza atmışsınız. Rakipleriniz ertesi gün birinci sayfada bu haberi gördüklerinde sizin önünüzde yine şapka çıkaracaklar ve Hürriyet, hürriyettir diyecekler. Ama siz habere öyle bir şekil veriyorsunuz ki bir terör örgütünün başı ile devletinizi aynı masada uzlaşmaya ve bu problemi çözmeye davet ediyorsunuz. Sonra da ülkeniz açısından ilginç bir açılımı yansıtan ! bir sözü kompleksiz ve canı pahasına mücadele etmiş bir gazete olarak manşete ancak ben taşıyabilirdim. Ben de böyle taşıdım. Öyleyse doğrusu budur diyeceksiniz. Eğer Hürriyet bir kitle gazetesi ise hergün 1,6 milyon kişi tarafından okunuyorsa kusura bakmayın ama bence de bu haber Hürriyet'e hiç yakışmadı diyorum. Çünkü Hürriyet, vatanın bölünmez bütünlüğü, bu haberi daha farklı yapabilmek, o fotoğrafı basmamak, o sözü manşete taşımamak, diyelim ki ile komşu ülke ile savaşın eşiğine gelmemek, gelince de bu komşu başbakanına ne uygulayacağını bilmektir diyorum.
Cumartesi, Kasım 26, 2005
Türk Medyasının Günebakan**ları...
Sayın Dumanlı, medyanın içinde bulunduğu vahim durumu ilk tesbit eden ve yazanlardan. Haklı olarakta basının aklını başına toplaması ve derede boğulmamız gerektiğini hatırlatıyor. Yaptığı çağrı inşallah karşılık bulur. Ancak büyük mecraların üst katlarında-yıllardır- oturan bu aydınlarımızın yine o ince hastalığa yani yönetme (goverment sendromu) hastalığına yakalandıklarını görüyorum.
Tahmin edeceğiniz gibi bu bir hastalık ve tipik bir aydın hastalığı. İki farklı türü var; Uzun süre muhalefette kalan aydınlarda rastlanılan türüne Tip 1, basında çalışan üst düzey yöneticilerde rastlanan türüne de Tip 2 diyebiliriz. Tip 2 tahmin edeceğiniz gibi diğerinden çok daha tehlikeli . Hastalığın kesin bir tedavi şekli de şimdiye kadar malesef bulunamadı.
Hastalık bulunduğu çevreye, ülkeye hatta ülkeler arasındaki ilişkilere bile zarar verebiliyor. Bu nedenle hastalığa ileri derecede yakalanan bazı aydınlarımıza zaman zaman istedikleri yerleri yönetme imkanları sağlanmışsa da söyledikleri ve yazdıkları gibi yönetemedikleri için tedaviye cevap alınamamıştır. Bu hastalık, yapılan araştırmalara göre en sık 45 yaş ve üzeri, eğitim düzeyi yüksek, erkek ve AB sosyo ekonomik sınıfına mensup profeyonel yöneticilerde görülmektedir.
"Kendini seven, biraz daha çok kazanabilmek için her imkanı değerlendiren, hürriyetçi, cumhuriyetçi ve milliyetçi, evrim geçirmiş sosyalist,dönmüş, AB'ye girmeyi ekonomik özgürlük ve insanca yaşam gören, laik ama ilahiyatı yetersiz, insana saygıyı öldüğünde ardından alkışlayarak gösteren, bütün ilişkilerin çıkara dayalı olduğunu savunan, ..." gibi özelliklere sahip bu aydınlarımız hastalık süresince sürekli komplo teorileri üretir ve bunları her fırsatta uygulamaya koymaya çalışırlar. Bunun içinde her türlü ortamı kullanırlar. İnsanların ne istediğini bilmeyen aptallar olduğunu sosyolojik olarak onlara anlatmaya kalkışacak kadar ileri giderler. Hayvanlarla çok iyi iletişim kurduklarını savunur, kendi cinsleri ile sürekli tartışırlar. Sürekli yazar ve konuşurlar. Okudukları kitapları, okunması gereken en önemli kitaplar olarak lanse etmekten kaçınmazlar. Yazılarında sevdikleri veya sevmedikleri kişi veya olayları sürekli referans olarak gösterdikleri görülür. Araştırmaya inanmazlar ve düşüncelerini desteklemedikçe de referans göstermezler. Konuları derinlemesine irdeleyemezler. Bu nedenle konular ve olaylar karşısında ön yargılı yani taraftırlar.
Kesinlikle yazdıkları veya konuştukları gibi yaşamazlar. Taraf oldukları içinde böyle bir dönemde onları tefekküre çağırmak, ne kadar doğru bir yolda ilerlediklerini teyit etme sonucu doğurabilir. Bunun sonucunda hastalıkta daha da tehlikeli bir döneme girilebilir.
Böyle dönemlerde hastaya bir şey anlatabilmek için kendi dili dışında İngilizce, Fransızca, Rusça, Arapça, Japonca hatta başka canlı türlerinin dilleri ile iletişim kurmak gerekebilir. Son çare olarak bazı hastaların böyle dönemlerde sadece patronları ile iletişim kurduğu unutulmamalıdır.
Peki, ülke insanı diğer bir deyimle medya tüketicisi, bu kadar aydının bulunduğu bir sektörde ve yaradanın bu güzel ülkesinde her sabah özellikle de bazı büyük gazetelerin gündemine bakarken bu sektörde çalışan insanların içi bu kadar daralmalı mı ? İçi daralan insan, zayıf insandır. Çünkü, darlık yoksulluktan gelir ve bu ülke insanı şu imparatorluk ile bu cumhuriyet arasındaki o yoksulluktan bugüne geldiği unutulmamalıdır. Yaşadığı sıkıntıların uzun sürmesi bir kaderse de bu kaderin süresini belirleyen de Türk medyasının aydınları olmuştur. Her sabah, kendi gündemlerini bu ülkenin gündemi olarak belirleyen o Türk medya aydınları bilgi vermek ve yönetmek arasında nasıl bir sorumlulukla bu gündemleri belirlerler hiç düşündünüz mü ? Peki araştırdınız mı ? Peki ama neden 5N + 1K ?
Çok söyleyenin şarkıcı değil sanatçı olduğu bir ülkede çok yazan ve okuyanın da kendini aydın görmesi normal karşılanmalı. Ama bu aydınların yazdıkları ile içi daralan insan sayısı her geçen gün artmamalı.
Gazete, her sabah saat yedi ile onbir arasında tüketilen bir FMCG ürünüdür. Bu nedenle medya patronlarının bazı medya aydınlarına yazı yazdırmaması yakın bir gelecekte şirketinin karlılığı ve tabiki de ülke sağlığı için çok faydalı olacaktır. Ama önce devletimizin bütün özelleştirmeleri yapması ve elinde satacak hiçbir şeyin kalmaması gerekiyor. Çünkü bu aydınların özelleştirme ve satışlarda bu hastalığa neden yakalandıkları artık biliniyor.
"Aydın" bu kelimeyi kendi kendinize söylediğinizde bile içiniz açılıyor ve hafifliyorsunuz değil mi ? "...Bu ülke aydınları haksızlıklara, yolsuzluklara, tekelciliğe asla izin vermezler. Çıkar gözetmezler. Kişi hak ve özgürlüklerini patronlarınkinden daha üstün görürler. Çünkü, en daim müşterileri sokaktaki insandır, patronları değil. " gibi sözler duymak isterdiniz değil mi ? Her ülke, vatandaşlarını büyük bir sorumluluk duygusu ile temsil eden ve bundan da büyük bir mutluluk duyan, keyif alan aydınları ile övünmek ister. Ne mutlu övünen ülkelere, inşallah biz de bir gün o duyguyu yaşarız.
Ama ülkemizde iki farklı medya aydını var malesef. Birincisi ülke insanına seslenen ve onların temsilcisi olanlar, ikincisi ise kendi cemiyetine ve hükümete seslenenler. Yine malesef ikincisi bizde daha fazla. Bu nedenle belki de bu ülke bu kadar aydınlık. Ne dersiniz ?
*Aydın: TDK güncel Tükçe Sözlük'e göre;
2 . Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver: "Akşam gazetesi, yurt aydınlarıyla konuşarak bizde niçin yazar yetişmediğinin sebeplerini araştırdı."- O. V. Kanık.
** Halk arasındaki "aydın"ın farklı bir anlamı : Günebakan, ayçiçeği