Pazartesi, Ekim 13, 2008

Selocanlar ve RTÜK

GSM'de yeni bir sürecin başlangıcına doğru yaklaşıyoruz. "Numara Taşınabilirliği" 9 Kasım 2008 de başlayacak uygulama için GSM şirketleri hazırlıklarını tamamlamak üzere. OTS'i yüksek reklamlar ise bütün hızıyla devam ediyor. Bu konuda dikkatimi çeken Turkcell'in Selocanları reklamları. İlgili kuruluşların hangi kanuna ve rasyoneline istinaden oynamasına izin verdikleri bilmediğim Selocan reklamları. Hani yüzlerce çocuk, boylarından büyük, kocaman kocaman numaraları taşımaya çalışıyor, söylenen emirleri aynen uygulayarak numaraların birini kaldırıp, birini indirdikleri reklam.
Evet Turkcell Selocanları uzun süredir kullanıyor. Ama bu reklam yasalara aykırı. Çocukların reklamlarda kullanılma biçimi yanlış. Çocuklar burada duygusal bir sömürü aracı olarak kullanılıyorlar ve ayrıca da çocuklar yani gelecek kuşaklar için gizli ve sağlıksız bir reklam içeriğine sahip. O yaştaki çocuklar için cep telefonunun sakıncalarını uzmanlar her gün medya da anlatıyor. Burada fikri bulan ve onaylayan kişilerin tabiki sorumlulukları var ama en büyük sorumluluk bu reklamın yayınlanmasına izin verenlerde yani RTÜK'de ve eğer çalışmaya devam ediyorsa RÖK'te.
RTÜK Kanunun, Reklamlar başlığı ile verilen Madde 19'a bakalım. Madde ne diyor ?
" Bütün reklamlar adil ve dürüst olacak,yanıltıcı ve tüketicinin çıkarlarına zarar verecek nitelikte olmayacak, çocuklara yönelik veya içinde çocukların kullanıldığı reklamlarda, onların yararlarına zarar verecek unsurlar bulunmayacak, çocukların özel duyguları gözönünde tutulacaktır." diyor. Yani kanun bu kadar açıkken, nasıl oluyorda bir reklam, hala yürümeyi ve konuşmayı yeni öğrenmiş henüz ilkokul çağına girmemiş çocuklarımız üzerinde kurgulanabiliyor ? RTÜK ve RÖK ( hala çalışıyorsa ! diyorum çünkü medya ne zaman kendi veya hükümetle arasındaki iletişimde hassas dönemlere girse, sektörün STÖ'lerini derin bir sessizlik alıyor) ise sessizce oturmaya devam ediyor. Eğer bu reklam gayet yasal ise aşağıdaki soruları birileri cevaplandırırsa hayırlı bir kamu görevi yerine getirmiş olur.

O yaş grubu ve aileleri üzerinde bir araştırması yapıldı mı ? Yapıldı ise nasıl bir araştırma yapıldı ? Reklam o yaş grubu üzerinde sorunsuz nasıl bir etki oluşturuyor ? Çocuklar için bu reklam gerçekten zararsız mı ? Bu reklam, o yaş grubu çocuklarda bir GSM hattını mı yoksa bir cep telefonunu mu çağrıştırıyor ? Diğer bir ifade ile Turkcell çocuklar için bir cep telefonumu markası olabilir mi ? Şimdi birileri kalkıp söz konusu olan çocuklarımız bile olsa asıl zaralı olan cep telefonunun kendisi, oysa reklamı yapılan bir GSM hattı diyebilir. Ticarette herşey yasalara uygun ise yapılabilir demek, ne kadar doğru ? Bu, sorumluluğumuzu ne kadar azaltır ? GSM hattı olmadan çalışan bir cep telefonu var mı ? Cep telefonu çocuklarımız için faydalıdır diyen bir bilimsel araştırma var mı ? Kimse cep telefonun içindeki her parça sağlığa zararlı dır demiyor ama cep telefonu o parçalar olmadan da çalışmıyor malesef.
19.maddeye döner ve olumlu tarafından bakarsak; Bu reklam, çocuklarımız üzerinde olumlu ne gibi davranışlar yaratıyor ? Reklamın çocuklarımıza zarar vermeyen unsurları neler ? Bu reklam yapılırken çocuklarımızın hangi duyguları göz önüne alınmış ? Eğer bu reklamı bu madde kapsamında değerlendiremiyeceksek, hangilerini değerlendireceğiz ?
Herkesin tebessüm içinde izlediği bu reklam, gerçekten yasal ve zararsız mı ? Eminim bu konuda RTÜK çoktan araştırmalarını yapmış, sorularını sormuş ve cevaplarını almıştır. Reklam normal ise kamuoyuyla neden normal olduğunu, yok yayınlanması sakıncalı ise de bir an önce Turkcell'i uyarması ve onların bu konsepte artık reklam yatırımı yapmasını durdurması gerekmez mi ?

Son söz; Hangi denge, geleceği emanet edeceğimiz çocuklarımızdan daha değerli olabilir ? Sağlıksız bir nesil yetiştirip, nasıl olsa tıp o gün bunun da çaresi bulur diyorsanız. İnşallah o günleri görürsünüz ne diyelim...

Salı, Nisan 29, 2008

Sevgili Elif,

Ben yumurtanın tavuktan çıktığını düşünenlerdenim. Yumurtanın olabilmesi için önce tavuğun olması gerekir değil mi ? Birçok kişi gibi ben de kainatın bir sebeb-sonuç ilişkisi içinde yaratılmış olduğunu düşünüyorum. Durum böyle olunca ilk önce canlıların var olması gerekir. Sanat ile ilgili konuya gelince bir insanın, ben sanatçıyım veya buna benzer bir imada bulunması ne kadar doğru ? Sanatçı, bir markadır. Bir insanın sürekli "ben markayım/sanatçıyım" diye ortalarda dolaşması normal bir durum olmasa gerek. Bir markanın oluşması için oldukça uzun bir süreç gerekir. Bir şeyin marka olabilmesi için bir tüketicisi olması gerekir. Tüketici ise, marka'yı kutsayan insandır. Bu nedenle onu kuşaktan kuşağa taşır ve bunun karşılığında hiçbir ücret talep etmez. Hatta onu veya ürünlerini satın alarak üste para verir.
Coca Cola, 1892 yılından günümüze kadar gelen, 80 milyar dolara varan marka değeri ile dünyanın en değerli ama tüketim bedeli en ucuz ürünlerinden biri değil mi ? Bugün birçok rakibi olduğu düşünüldüğünde gerçek başarının ne kadarı hala o sihirli formül de gizli ? Tekrar araştırmak ve düşünmek gerekmez mi ? Marka, bir tecrübedir. Bir çocuğun bile dokuz ay anne karnında beklediğini hatırla.
Bir insanın sanatı yıllar sonra tescilleniyor. Güncel çalışmaları sanat diye nitelendirirsek, diğerlerine ne diyeceğiz ? İnsanlar, herşeyi bizim düşündüğümüz an veya dönemde düşünmeyebilir veya tüketmeyebilir. Bunun için onları yargılayamayız.
Yaşamın herşeye rağmen doğal (bizim değil Yaratanın kontrolünde) devam ettiğini ve her an yeni süprizlerle karşılaştığımızı unutmayalım. Yaşamı güzel kılan da süprizleri değil mi ? Herkesin aynı şeyleri aynı dönemde düşünmesinin ne kadar heyecanlı olabileceğini inan bilmiyorum. Bir de o mükemmel bedeni yöneten, sınırlarını daha uzun yıllar keşfetmeye çalışılacak aklımızı, hafife almamak gerekir.
Yaratıldığına inanan insanlar, kendilerini yaratan varlığın sanatı karşısında nasıl saygıyla eğiliyorlarsa, ben de onun en değerli eseri olan insanoğlu'nun yani bizlerin genlerine, mutlaka bu sanatçı özelliğini, yansıtmış olabileceğini düşünüyorum.
Bu arada sanat önceliği ile temel ihtiyaçlarını karşılama önceliği olan insanları aynı ortamda değerlendirmemeliyiz. Sanatsal konuları onlarla zamanından önce tartışmamalıyız. Unutma iletişim, doğru zamanda, doğru insanla, doğru şeyi konuşmak ve paylaşmak değil miydi ?
Kolay gelsin...

Cumartesi, Nisan 05, 2008

Vergini Ver İsmini Verme

Geçen yılın en çok vergi ödeyenler listesi açıklandı. Listede ilk sırayı 10,4 milyon YTL ile Aydın Doğan aldı. Ancak listenin ilk otuzuna grup bazında baktığımızda Koç ailesini ( 5 kişi ) 25,7 milyon YTL ile birinci, Sabancı ailesini ise (4 kişi ) 17,5 milyon YTL ile ikinci sırada yer aldığını görüyoruz. Listenin tamamına baktığımızda aileler özelinde ilk iki sıra değişmiyor. Buraya kadar yeni ve ilginç bir şey yok haklısınız. İlginç olan listede ilk otuz içinde yer alan ve isminin açıklanmasını istemeyen 6 kişinin toplamda 25,4 milyon YTL devlete vergi ödemiş olması. Bu kişiler neden isimlerinin açıklanmasını istemedi bilmiyorum ve açıkçası bunu bir vatandaş olarak çok merakta etmiyorum. Çünkü bu kişileri devletin ilgili kurum ve kişilerinin bilmesi yeterli diye düşünüyorum. Benim vatandaş olarak bunları bilmem gerekmiyor. Bundan önce bilmemiz gereken daha önemli konular var.
Liste açıklıyarak, plaket vererek, vergi vermeyi teşvik etme uygulamasını artık gerilerde bırakmalıyız. Kasasında 70 milyar doların üzerinde döviz rezervi olan bir ülkede artık bu teşvikler yerini daha farklı uygulamalara bırakmalı. Çünkü bugün, bu listeler ve haberler devletin hangi kişi ve kurumlara karşı daha zayıf ve duygusal olduğunu düşünmemize neden oluyor. Sen yine listeni yap, merak edenlere gönder, bu çalışkan ve başarılı kişileri ofislerinde ziyaret et, plaketleri ver, teşekkürünü et, kahveni iç. Ama artık bu organizasyondan vazgeçelim. Zaten bu kişilerde son yıllarda törenlere kendileri adına yöneticilerini gönderiyorlar. İyiki de gönderiyorlar. Gelseler herhalde devletin tüm üst yönetimi orada hazır olacak. Yani yeni bir devlet törenine rasyoneli. Dünyanın en büyük ve en mütevazı imparatorluğunun bir cumhuriyet çocuğu olarak ismini açıklamayan bu kişileri gösterdikleri örnek davranıştan dolayı kutluyorum. Tabiki bunların içinde ismini açıklamak isteyipte bazı statejik nedenlerden dolayı açıklayamayanlar olabilir. Ama bu ilk otuz içindeki altı kişinin tamamını için geçerli olamaz. Neden ne olursa olsun böyle bir ortamda ismini açıklamak istemeyen kişileri büyük bir erdemi ve güzel bir geleneği devam ettirdikleri düşünüyorum. Vergimi veririm, ismimi vermem. Gelecek yıl inşallah ya bu uygulama değişir ya da ismini açıklamak istemeyen kişi sayısı artar.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Reklam Değerlendirmeleri-1

Yeni vizyona giren bazı reklamlar oldukça düşündürücü. Reklamın iş emrinde veya kreatif grubundaki bu problemler mutlaka çözümlenmeli. İşte size bir kaç örnek:
  • Nissan Note: Çocuğun arkadaş davetine giderken babasından yollarının üzerindeki kaç arkadaşını almalarını istediği saydınız mı ? Altı. Evet yanlış duymadınız tam altı. Peki bu kadar çocuğu 4+1 kişilik Nissan Note'a nasıl oturtacağız ?
  • Vodafone: Okulu bırakıp dansöz olmaya karar veren kız billboard'ı. Reklamı ilk kez Billboardlarda gördüğünüzde verilen mesajı anlamak için ya mutlaka TV reklamını izlemeniz ya da hayal gücünüzü sonuna kadar zorlamanız gerekiyor. TV reklamı izlediğinizde ise okulu bırakıp dansöz olmaya karar veren kızla ilgili akla gelen sorulara " Kızı bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya varır " atasözümüzü hatırlamayı unutmayın.
  • Turkcell 'in yaşları 5-7 yaş grubundaki "telatabi " çocuk kahramanları RTÜK yasasına rağmen halen reklam filminde nasıl başrol oynamaya devam ediyorlar biliyor musunuz ?

Pazartesi, Şubat 11, 2008

Kuyuya Atılan Taşı Arayan Ülke-1

Konuları birbirine karıştırmakta medyanın üzerine yoktur. Çünkü onlar için her yeni karışım, ilk kez söylenen yeni bir gündem demektir. Ülke gündemi sakin mi ? Birinci sayfalık haber mi yok ? Telaşlanmayın. Nasıl olsa herşeyin herşeyle bir ilgi ve ilişkisi yok mu ? Olmalı. Ya da siz yazınca olmaya başlıyacaktır. Sabahki gündem toplantısında siz sorgulamaya bir başlayın, nasıl olsa konu ile ilgili ilgisiz bütün bilgiler biraz sonra masanıza gelecektir. Ardından bir iki telefon görüşmesi sonra haber hazır. Ayrıca konu, elini sallasan köşe yazarına değen bir ülkede mutlaka gündeme oturacak ve günlerce hatta yıllarca rahmetli ön adınızla tartışalacaktır .

Basının gündemine alıp günlerce tartıştığı bir konu eğer çözüme kavuşmuyorsa mutlaka birilerinin bir bildiği vardır. Bu bilinen, kapitalizmin globalleştiği bir dünyada sadece ticaridir. Ülke, dünya ve insanlık yararına diye ticari olmayan bir şeyden bahsetmek artık mümkün değildir. Çünkü yapılan herşeyin onlar için ticari bir maliyeti vardır. Her konu bir gideri, her giderde bir geliri doğurmak zorundadır. O halde her konu, ticari bir faliyet konusu ve gider-gelir tablosudur. Bu onlar için hedeflenen bir mizan var demektir. Belki pazar lideri olmak, belki en yüksek pazar payına sahip olmak, belki en büyük olmak, belki de herşeyi hem de herşeyi yönetebilmektir. Herşeyi yönetebilmek içinde herşey sahip olmak bunu gerçekleştirebilmek içinde ne gerekirse yapmanız gerekir. Ya siz yaparsınız bunu ya da başka birileri . En çok isteyen her zaman en çok kazanandır.
"Deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış" bizim atasözümüzdür. Yani memleketin şu haline bakıp delileri gördükte akıllılar nerede diyenlere verilecek cevap bellidir.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Örnek Olamayan Müslümanların Sınavı

Hangi aklı evvel çıkardı şu "Cumhuriyet döneminde dindarlara baskı yapılmıştır" tezini allah aşkına. Doksan yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihinin son altmış yılını ağırlıklı sağ iktidarlarla, düzenli ihtilal ve muhtıralarla geçirmiş bu ülkede memlekete faydalı konuşulacak konu mu kalmadı yine !
Sürekli geçmişi ile hesaplaşan bu ülkenin entellektüelleri, geleceğimize ışık tutabiliyorlar mı ? Peki gece gördüğü rüya ile yirmi yıldır bu ülkede gündem belirleyenlerin memleket sınırları dışında uluslararası tanınırlıkları var mı ? Peki ağzı olanın konuştuğu, eli kalem tutanın yazdığı bir laik Cumhuriyetin Osmanlı'dan beri düşmana ihtiyacı oldu mu ? Hayır. Hayır.Hayır.

Cumhuriyetin karşısına İslamı koyan bir zihniyetin son altmış yıldır amacı Atatürk'ün laikliği değil olsa olsa ütopik bir laikliktir. Yani ulaşılması mümkün olmayan ve sürekli karıştırılan ve tartışılan bir laiklik. Dünyanın en büyük imparatorluğunun büyük önder Atatürk ile verdiği kurtuluş savaşı dönemindeki eğitim düzeyimizi ve sonraki onbeş yılı bir düşünelim. Atatürk öyle bir ortamda Cumhuriyeti ve laikliği en ücra köye kadar anlatmamış mı ? Anlatmış.
Son altmış yıl sağın iktidar olduğu bir ülkede bugün halen Cumhuriyetçi ve dindar ayrımı yapılıyorsa bunun suçunu Cumhuriyetçilerde aramak yerine İslamiyeti politik çıkarları uğruna kullanan sağ iktidarlarda aramak gerekir. "Ben ...buyum diyenin "o" olduğu ve bunun yasalarla desteklendiği bir ülkede son seçimler sonrasında bir avuç kaldığı düşünülen Cumhuriyetçilerle ( kimse onlar ?) halen dindarlara baskı yapılıyor polimiğine girmenin adı, duygusal tatmin ama ondan öncesi büyük kişisel bir rant kavgasından başka bir şey değildir.

Ülkeler bireylerden oluşur ama ülkelerin değil bireylerin inançları ve yaşam tarzları vardır. Her ülkede olduğu gibi bu ülkede de Cumhuriyetçiler ve Muhafazarlar kendilerini yıllardır birbirlerine beğendirmek ve kabul ettirmek için uğraşır dururlar. Sosyalizmin vefatından sonra bu ülkedeki sosyalistlere de hayatlarını idame ettirmek için tek seçenek sunulmuştur. Onlarda yılların birikimi ile bu ortama Muhafazakarlardan daha hızlı adapte olmuşlardır. Bugün hepsi birer entellektüel ve de zengindirler. Çok paraları vardır ve kazanmaya da devam etmektedirler.
Dünyanın en büyük imparatorluğun torunlarının zenginliği ve yönetmeyi sevmemesi mümkün mü ? Peki dünyanın barbarlıkla suçladığı bir topluluğun müslümanlığı seçmesi ve koca bir imparatorluğa oradan da tam yok oluyor derken örnek bir Cumhuriyete ve laikliğe dönüşmeye başlaması sizce bir tesadüf mü ? Bu sorulara islamiyeti bir yaşam tarzı olarak seçmiş insanları vereceği cevap kesinlikle hayır olacaktır.

Bu ülkede kendini zulüm görmüş dindar olarak gören muhafazakarlar varsa, onlar öncelikle şu sorunun cevabını vermek zorundadırlar ; Örnek bir din olan İslamiyeti siz nasıl yaşıyorsunuz ki başkalarına yıllardır örnek olamıyorsunuz ? Onları kucaklamak yerine birkaç yüz kişi yüzünden Cumhuriyetçileri sanki dinsizmiş gibi toplumdan ayırmak istiyorsunuz. Allahın verdiği aklı sadece böyle mi kullanıyorsunuz ? Bu mesajı özellikle % 46,7 ile AKP'nin iktidar olduğu bir dönemde iktidara zarar, memlekete yarar olsun diye vermiş olamazsınız değil mi ?

Bazı Cumhuriyetçiler hala Rolex'leri, cipleri, Gucci'leri ile imtihandalar ve daha çok sahip olmak için herşeylerini kaybediyorlar. Artık onlar için Cumhuriyet ve laiklik, gelecek kuşaklarına bırakacakları bir kimlik. Şimdi yaradan aynı imtihana, kendini dindar olarak tanımlayan sizleri, Gucci, cip, Rolex ve türbanlarınızla çağırıyor. Peki bu sınavdan siz nasıl çıkacaksınız ? Sakın yaradanın huzuruna onlarla aynı kimlikle çıkmayın !

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Turkcell'in Sadakati

Pazarlamada yeni trend müşteri sadakati. Sadakat yani sevgi. Ya sadık müşteriler bulacaksınız ya da müşterilerinizi sadıklaştırabilecek yatırımlar yapacaksınız. Düşünsenize bir markanın yöneticilerinin "...müşterilerimiz bize seviyor " tonlamasını. Bu tonlama ne kadar güvenilir ve gerçek ise sevginin uzun süreli olması da o kadar mümkün ve inandırıcı olacaktır. Unutmamak gerekir ki sürekli olacak iyi bir anlaşma müşterinin, ödediği bedelin üzerinde hizmet aldığını düşündüğü anlaşmadır. Yani üç gün sonra acaba ile başlayan soruları sormadığı bir anlaşma.



Müşteri sadakati yatırımını yapmadan önce sorulması gereken en temel soru, müşterinin size olan sadakati ile sizin ona olan sadakatinizin arasında nasıl bir ilişki olmasını istediğinizdir. Bu ilişkinin güvenilir şeffaf (açık) ve karşılıklı kazanma üzerine inşa edilmesi gerekir. Karşınızdakini kendinize şu veya bu şeklide bağlayıp cebindeki bütün parayı almayı planlamanızın artık aptalca olduğunu ya kabul etmelisiniz ya da müşteriniz tarafından tamamen terk edilmeyi göze almalısınız. Tıpkı benim geçen hafta Turkcell'i terk ettiğim gibi. Oysa Turkcell ile tanışıklığımız onun doğumu ile başlamıştı. Bugüne kadarda 2 faturalı, 4 konturlu hattımla onun en sadık müşterilerindendim. Ama son dönemde yaşadıklarım, beni bir başka GSM şirketinin 3 faturalı hattının sahibi yaptı. Çünkü aldatıldım. Sadık müşteri sadakati tek taraflı bir kazıklama operasyonuymuş.Devamı sonra...

Çarşamba, Aralık 05, 2007

Tehlike Bir Tehdittir

"Türban Nefreti, Nefret Türbanı" Türban siyasal bir simge olmaktan çıkıp bir nefret simgesi haline mi dönüşüyor ? ...Kızıl Bayrak gazetesi satan kızın başında türban var. Yani komunizmin sembolü ile siyasallaşmış dinin sembolü aynı kızın üzerinde birleşmiş. Yani iki radikal inanış bir araya gelmiş....Burada beni daha da fazla rahatsız eden bir şey var. Kızın yüzündeki nefret ifadesi... Dünya orak çekiç ile türban ittifakını son defa 1979 yılında İran'da görmüştü...Sonunda...türban orak çekici tasviye etmişti...Bir inanç sembolü, nefret sembolü haline dönüşüyorsa, çok tehlikeli bir dönem başlıyor demektir. Ertuğrul Özkök/Hürriyet

Ertuğrul Özkök Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni olduğu için ne yazarsa yazsın mutlaka okunmalıdır. Görüşlerine katılmak zorunda olmayabilirsiniz, ondan nefrette edebilirsiniz ama ülkemizin en güçlü ticari gazetesinin en tepesinde hemde sosyolog bir yazar olarak oturduğu sürece ve bu gücün çok farkında ve de bunu kullandığı sürece okumalısınız.

Örneğin bu yazısında iki tehdit var. Ya gerçekten dediği gibi AKP İktidarı döneminde birileri tarafından sahneye konulan ve yakın gelecekte memleketi bekleyen çok çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyayız, ya da Ertuğrul Özkök hükümet başta olmak üzere tüm memleketi tehdit ediyor... Sizce hangisi... ?

Köşerler üzerine

Memleketi hala bir buçuk medya yönetmeye hükümet ise yönetimi onlardan devralmaya çalışıyor. Geçmiş hükümetlerin başaramadığı acaba bu hükümet başarabilecek mi ? İnşallah...

Bu ülkede gazeteciler (köşer*ler) olumsuz eleştirilmekten yada değerlendirilmek hiç hoşlanmazlar. Olumsuz eleştirilmeyi görev sayarlar ama olumsuz eleştirilmeyi kaldıramazlar. Yani paranoyaktırlar. Şarkıcı ve mankenler gibi medya sürekli onları yazsın isterler. Yani ikinci veya arka sayfa güzeli olmak gibi. Sürekli birbirlerini okurlar. Yani kim kime takmış, ne demiş, ben kime takabilirim gibi. Burunları iyi koku aldığından ertesi gün memleket ne konuşacak bilirler ve çorbada benimde tuzum olmalı misali aynı konuyu yazmaktan çekinmezler. Gerçi içlerinde her zaman daha akıllıları çıkar ve onların yazdığı yazmak yerine yeni gündemler bulur yazarlar. Haber atlama korkusuyla önyargılıdırlar. Sayfa baskıya girene kadar ne topladılarsa o, gerisi senaryo misali. Dilin kemiği olmadığı için birgün önce söylediklerinin arkasında durmak zorunda hiç hissetmezler kendileri. İnavasyon çağında, çevrimiçi mecranın payı hergeçen gün artarken, develer pire, pireler deve iken, ben babamın beşiğini tıgır-mıngır sallar iken ...

Salı, Ekim 02, 2007

Karalamalar-1 "Geçmiş zaman"

Geçmiş zaman
ne çok şey yaşamışız
gözyaşlarımız bekliyormuş yıllardır meğer

Geçmiş zaman
ne çok sevmişiz
nelere katlanmışız korkusuzca hem de
o kadar sevgiden bugüne kalan
sadece anılar olacakmış meğer

Geçmiş zaman
kaderle tanışmamışız
hep değiştirmek istemişiz
yanlışları
doğrularımız o gününmüş meğer
anılar bugüne kalan

Geçmiş zaman
sadece inançlarımız ve kitaplarımızla yaşamışız
sesimizi duyurmak için
yüksek sesle konuşmuşuz hep
çocuklarımızla bu kadar çok konuşmamız
ondanmış meğer

Geçmiş zaman
bir pantalon bir gömlek
bir de karnımız doyunca
memleketi kurtarmışız meğer

Geçmiş zaman
Süleyman, Bülent,Necmettin, Alparslanlarla
ne çok yaşamışız meğer

Geçmiş zaman
o anı yaşamışız hep
bugünleri hatırlayamadan
ama o an bizi bugünlere taşıyan

Geçmiş zaman
ne kadar sevmişiz memleketi
aynı amaç uğruna
birbirimizi öldürmüşüz meğer

Geçmiş zaman
ne kadar ciddiymişiz
hüznü ve mutluluğu
bugüne bırakmışız meğer
iki damla gözyaşı biraz tebessüm
bugüne kalan

Ağla gözlerim
gül dudaklarım
hatırla sevgili
ne varsa dünden kalan

Geçmiş zaman
bugün geçmişi hatırladık
ama aynı değilmiş meğer...

İstanbul, 29 Eylül 2007, 00:25 "Hatırla Sevgili" sonrası

Karalamalar-2 "Nazlı Kıza"

Sana hep o şiiri yazmak istedim
Sezen onu şarkı yapsın
O kırmızı elbisesiyle Candan söylesin
O konsere seninle birlikte gitmek istedim
Sonra Candan başlamadan şarkıya
Hikayesini anlatsın ve
benim senin için yazdığımı o söylesin istedim
sonra biraz tebessüm, birkaç damla gözyaşı
şarkıdan sonra
hadi kalkalım artık
çocuklar evde yanlız...

Karalamalar-3 "Yarım Kalan Şarkı"

"Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak, ikimizinde saçları ak..."
Ne zaman bu şarkıyı dinlesem; İlkokul beşte, Yıl sonu sergisi, nöbetçiydik onunla
Esnaf çocuğuyduk ikimizde , babası marangozdu o zaman, aşağı mahallede,
İşsever bir kızdı birazda serpilmiş
Bir kağıt vardı elimde, kağıtta şarkı sözleri,
İlk aşkımdı o benim,
Ama bir ayrılık şarkısı seçmiştim, duygularımı anlatan,
O zaman kızmıştım kendime,
Ama bir daha hiç karşılaşmadık gerçekten,
Onu bilmem ama
Ben, her dinlediğimde bu şarkıyı
Yarısından sonrasını dinleyemem...

Büyüklerimizden Mesajlar-1

Bilgin grubundan ikinci büyük pazar payına sahip bir medya grubunu on yıl vadeli yaklaşık 500 milyon dolara alan Ciner Medya Grup Başkanı Kenan Tekdağ'ın Turkish Time dergisinin son sayısına verdiği röportajdan
1"...Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki, Sabah ve ATV bugün konuşuluyorsa ve satışa sunulabilmişse, bu kadar alıcının ismi ortada dolaşıyorsa, milyar dolarlık değerlerden bahsediliyorsa, bunu yaratan biziz. 2002’de Sabah gazetesi üç gün sonra çıkabilecek olanaklardan tümüyle mahrumdu. Televizyon ise RTÜK ödemelerini dahi yapamaz, bütün programlarını kaybetmiş haldeydi. En fazla bir ayda bu noktadan bugün Türkiye’nin ikici büyük medya grubu noktasına geldi ve milyar dolarlık bir satış rakamından bahsediliyor. Bu tamamıyla Ciner Grubu’nun yarattığı bir değerdir. İlgili herkes tarafından da kabul edilir, kabul etmeyenler olursa o da onların vicdanıyla ilgili bir meseledir. ..."
Bu yoruma iki mecranın son beş yılki reklam gelirleri de açıklanabilirse sonuna kadar katılmak gerekir.
2"...Medya endüstrisi dediğimiz zaman aslında bahsettiğimiz şey reklam endüstrisi. Türkiye’de iki milyar dolarlık bir reklam pazarı var...Türkiye, kişi başına düşen reklam harcaması (18 dolar )ile OECD ülkeleri arasında en düşük reklam harcamasına sahip ülke..."
18 dolar eşittir, reklam geliri bölü ülke nüfusu ise cevap: 2 milyar dolar bölü 70 milyon eşittir 28,6 dolar olmalıydı. Sanırım dergi tapaj hatası yaptı.
3"...Şu anda iki tane yazılı basın dağıtım ağı var. Bunların yeterli olduğunu düşünüyorum. Zaten yazılı basın dağıtım ağı, çalışması gerektiği gibi yasal gereklilikler doğrultusunda çalışacak olursa, yeterlidir. 3’üncüsüne gerek yoktur. Biz altyapı yatırımlarının tamamını kendimize ait olarak inşa ediyoruz..."
Şu an ülkemizde büyük üç tane medya dağıtım ağı var. Yaysat, Merkez ve Feza

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Cumhur'un Medyası-1

Türkiye'de medya, daha ne kadar görev ve sorumluluklarının dışında yazmaya ve yaşamaya devam edecek ? Bu konuda birincil sorumluk sahibi olanlar ise malesef medya patronları değil, onların seksen öncesi siyasi geçmişleri ile övünen yöneticileri. Onlar ki ; bu ülke de iki normal, bir e-devrim görmelerine rağmen dünyalıkları için daha çok şey görmeye yaşamaya hazır kişiler. Bir sivil toplum örgütü bile kuramayan içinde aktif görev alamayan yöneticiler. Düzeysiz sözlerine hergün bir yenisi ekleyip sonra da kendilerini cumhur'un dokulmazlığı olan entellektüelleri ilan edenler. Cumhur'u bilgilendirmek, güncellemek yerine o'nu, ne istediğini bilmeyen ve yönetilmesi gereken olarak görenler. Daha eğitimli, sosyo ekonomik düzeyi yüksek ve ekonomisi güçlü bir ülke olmak için uğraş vermeleri gerekirken hergün patronlarını önce birinci sayfalara taşıyıp sonra da aklanmaya çalışanlar.
Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu ülkede medya sahiplerinin bu çok değerli (!) yöneticileri olmasaydı, bugünleri böyle mi yaşardık ? Seksen sonrasında medya sürekli el değiştirirken bu çok değerli yöneteciler aynı kalmasaydı Cumhur'un medyaya güvensizliği bu kadar yüksek olur muydu ? Cumhur o kadar sorununu çözümünü yerli dizi ve magazin programlarında arayıp, promosyonuna gazete alırmıydı ?
Özelleştirmeler ve TMSF'in görevi bitince medyanın da normale döneceğini savunanlar artık bu yönetici ve yöntemlerinin tarih kitaplarında yerini almadıkça hiçbir şeyin normale dönmeyeceğine daha çok inanmaya başladı. Ama bu, Cumhur'un medyasını, medyası da Cumhur'unu tanımadığı gerçeğini hala değiştir-e-miyor. Ama genç cumhur'ların inançları ile daha çok okuduğunu, sorguladığını ve STÖ'ler içinde daha fazla sorumluluk aldığını görüyor ve biliyoruz. Bu da bize Cumhur'un çocuklarının yeni dünyaya bakışları ile yakın gelecekte çok şeyin değişmek zorunda olduğunu söylüyor. Allah bizim için herşeyin rızası ile hayırlısını versin. Çünkü yaradan affediyor ama yarattıkları affetmiyor. Bugünlerin hesabını onlara nasıl vereceğinizi düşündüğünüzü umarım. Allah yardımcımız olsun ?

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Gülen Cumhurbaşkanı

"Türkiye Cumhuriyeti'nin 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün adaylığının ilk açıklandığı günden dün seçilmesine kadar geçen medya sürecini normal karşılıyorum. İyimser tarafından bakıpta zaman zaman ülke gündemi Abdullah Gül ile ilgili gereksiz yere sanal konularla meşgul edilmiş olsa da ben bu sürecin bütün taraflar için hayırlı olduğunu düşünüyorum. Bugün basında çıkan haberler ve köşe yazarlarımızın konu ile ilgili yorumlarını okudukça aleyhte olanlarının daha ılımlı, lehte olanların ise beklenenden biraz daha fazla duygusal davrandıklarını görüyoruz. Sabah ve Zaman habere tam sayfa yer vererek duygusallıklarını birazcık belli etselerde, Milliyet'in de onlarla benzer başlık kullanması oldukça dikkat çekiciydi. Hürriyet'in ise -11.Cumhurbaşkanı Ve Ettiği Yemin-manşeti ile sanki belli bir süre sonra tekrar gündeme getireceğinden emin olduğu bu konuyu birinci sayfa yapmıştı..." gibi yazı yazanlara neden rastlamadık hiç...Bizim medyamızın gerçeği neden hep aynı olmak zorunda ?

Cuma, Ağustos 24, 2007

Köşerler ve Yöneticileri-1

Bir ülke medyası kadar güçlüdür. Bu iddiayı yıllar önce ortaya attığımda bir çok olumsuz tavırla karşılaşmıştım. Oysa bugün ne kadar haklı olduğumu bir kez daha görüyor ve o günkü gibi yine üzülüyorum. Medyanın gündeminden siyasi ve sportif olayları çıkarsanız geriye bir elin parmakları kadar az haber konusu kaldığını görürsünüz. Bugün mangalda kül bırakmayan birçok gazete köşerimiz* ise kaleden kaleye şahin uçurarak, ah ile vah ile okurların ömürlerini kısaltarak, okurun ekmek parasından kendi ekmek parasını çıkartmaya devam ediyor. Ülkemizin daha güçlü olabilmesi için gerçekten hükümet ile köşerler, köşer ile köşerler arasında seviyesiz üsluplarda ve sanal konularda daha ne kadar ülke gündemi meşgul edilecek. Ey Allahım yıllardır kendi çalıp kendi oynayan bu orta oyununa daha ne kadar katlanmamız gerekiyor. Acaba neden böyle bir sınavdan geçiyoruz ?
İşte son gündemler "... ise Türk vatandaşlığında çık, ... Arabistan çölüne açıl demiş. Kürtler Türkmen, Kürt Aleviler Ermeniymiş. Herkes kendi gibi olmazsa barış olmazmış. Çorumdaki Talibanlar tarihi eser kaçakcısıymış. " Dilin kemiği yok ya şimdi mikrofon uzatsanız, bu konuların bir ülke için ne kadar önemli olduğunu akla hayale gelmeyen ne örneklerle ve hangi edebi cümlelerle anlatırlar.

Sevgili köşerlerimiz ve onların yöneticileri, ülke medyasının olmazsa olmazları, canlarımız ciğerlerimiz ; bildiğiniz gibi ülkemizde kişi başı gelir altı bin doları geçti ama hergün, hatta yıllık izne bile çıkmadan, yazdığınız, gazetelerin satışları promosyonla toplamda hala beş milyon üçyüz bin. Gündeminizdeki konu ve haberlere kalsa belki de üç milyonlu günlere geri döneceğiz. Medya Sahiplerini bu ülkede promosyonla siz tanıştırdınız, patronlara tiraj sözü verip sayfaları köşerlerle siz doldurdunuz, Hükümet, Meclis, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay arasındaki sanal konuları siz ortaya attınız, bunları köşerlerinize konu diye verip aralarında günlerce siz tartıştırdınız. Ülkeye bu kadar bayrak direğini siz diktiniz, sonrada milliyetçilik tehditi deyip haber yaptınız. Ülkeyi e-muhtıraya götürüp, sonrada darbeye karşıyız diye günlerce okurun önünde kendinizi aklamaya çalışıp, askeri vatandaşı ile karşı karşıya bıraktınız. Bu memleketi dosta düşmana siz haber yaptınız. Ertesi gün o haberleri birinci sayfalardan verip başarı diye siz övündünüz. Bir ülkenin ekonomisinin güçlü olabilmesi için medyasının güçlü olması gerekir. Oysa hala reklamveren yöneticilerine habere göndereceğiniz ev ödevini yapmış doğru soru soracak uzman muhabirimiz bir elin parmakları kadar az. Kamuoyu araştırmaları gelecek neslin gazete okumadığını, televizyon seyretmediğini haber ihtiyacı için ise başta internet siteleri olmak üzere alternatif mecra arayışları içinde olduklarını ve ihtiyaçlarını bir şekilde karşılamaya çalıştıklarını gösteriyor. Ben de derslerimde öğrencilerimden bunun teyidini alıyorum. Yani müşteri tarafsız ve güvenilir bilgi ihtiyacı için kendine çıkış yolları arıyor ve buluyor. Internet olmasa minternet o da olmasa peoplenet bulup ihtiyacını karşılıyacak. Medya sahiplerimiz ise üç kuruşa ürün değiştirebilen müşteriyi, biraz daha erişim yani reklam geliri için promosyon ile kendi mecrasında tutmaya çalışıyor.

Sevgili ciğerimizin köşeleri üzüm yemek için bağcıyı dövüp sonra da bağcı üzüm vermiyor diye şikayet ederek buna da haber diyerek daha ne kadar bir gün ağlayacak bir gün dayılanacaksınız ? Unutmayın geçer zaman, diner bu yağmurlar, patronlarınız müşteri ve reklamverenleri ile yine başbaşa kalır. Oysa siz elinizde birkaç kitap ve yanınızda götüremiyeceğiz kadar paranızla tarihe sadece madara olursunuz

İstenilen biraz güven, biraz uzmanlık, biraz tarafsızlık, doğru bilgi ve doğru marka pazarlama hepsi bu. Emin olun böyle hem maddi hem de manevi kazanırsınız.




*Köşer: Köşe Yazarı

Perşembe, Şubat 01, 2007

A Kategorisi Meslek Şehitleri

Ertuğrul Özkök "A Kategorisi Cinayet Kurbanları" başlıklı bugünkü yazısında, hepsininde sol eğilimli olduğunu ve çok beğendiğini belirttiği iki arkadaşına ve bir de arkadaşının oğlu köşe yazarına; düşünceleri veya yazıları nedeniyle öldürülen cinayet kurbanlarının isimleri sayarken, neden rahmetli Çetin Emeç'in ismini unuttuklarını soruyor, sorguluyor. "Acaba bu ülkede herkes sadece kendi ölüsüne mi ağıt yakıyor ? Acaba bu ülkede A kategorisi cinayet kurbanları mı var ?" diye soruyor. Rahmetli Emeç'in koltuğunda bugün kendisinin oturduğunu belirterek, kollektif unutkanlık ve ihmalin kendisini üzdüğünü belirttiyor. Rahmetli Emeç'in sadece ve sadece yazdığı yazılar yüzünden dini fanatiklerce öldürüldüğünü belirterek tekrar soruyor, "Eğer kendi kendinize bir A kategorisi meslek şehitleri sınıfı yaratmadıysak, Çetin Emeç'i hiç unutmamalıyız." diyor. Evet Çetin Emeç'i ve bu ülkede düşüncesi veya yazdıkları nedeniyle öldürülen hiçbir Allahın kulunu ve öldürülme amaçlarını hiç ama hiç unutmamalıyız.
Can Dündar,Hikmet Çetinkaya ve Örsan K.Öymen'ın yazılarından alıntılar yaptığı bölümler öncesinde "Eminim bu yazıda size yadırgatıcı gelen bir şey yok." diyerek bizleri sosyolojik açıdan kendinden farklı bir yerlere konumlandırıyor olsa da; bu yazının bendeki aşağıdaki sorusal yansımalarını sizlerle de paylaşmak istiyorum;


  • Bu A kategorisi SES'teki AB,C1,C2,D ve E deki "A" mı ?
  • Osmanlı'nın son döneminden beri "biz" olmaya çalışan bir ülkede, onca ihtilale, tecrübeye ve şu anki problemlerimize rağmen neden şimdi yine "siz" iz ?
  • Neden bu "siz"i, aydın/entellektüel gibi kendine özel sıfatlar takma isteği duyanları söylüyor ?
  • Kim bugünkü entellektüellerimiz ?
  • Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk dönemindeki Fransız ekolü entellektüel mi ?
  • Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'te olması dünkü görüşlerinin olduğu cemaatten aforoz edilmesi için yeterli mi ?
  • Hem solcu, hem entellektüel, hem de Hürriyetçi olunamaz mı ?
  • Hürriyet'in durduğu yer mi yoksa Genel Yayın Yönetmeni'nin durduğu yer mi ?
  • Dinli ve dinsiz fanatiklik ne demek ?
  • " Türkiye Türklerindir. " ne demek ?
  • Hırant Dink'te solcu mu ?

Bu soruları sorarken aynı zamanda bir saptamada da bulunmak istiyorum; Millward Brown'ın yakın tarihte yaptığı bir araştırmada AB ses'teki gazete okurlarının "Gazetelerinden oldukça memnun olan ama yine de geliştirilmesi gereken konular var" diyenlerin oranı yüzde 41. Bu hiçte küçümsenemiyecek bir oran biliyorsunuz. Bu kesimin yüzde 85'i ise gazeteleri, haber kalitesi zayıf( % 33), çok magazinli (%28), taraflı(12) ve zayıf içerikli(12) buluyor. Bu nedenler yeni duyduğumuz şeyler değil biliyorsunuz. Sürekli duyduğumuz ama bir türlü çare bulun-a-mayan konular.

İnsanın vermediği canı alacak kadar insanlıktan çıktığı bir ortamda Can Dündar, Hikmet Çetinkaya ve Örsan K. Öymen gibi beğenilen önemli köşer'lerin* kimsenin babasının malı olmayan köşelerinde hala duygu selleri içinde bu tür yazıları yazdıklarını düşünüyor ve üzülüyorum. Ama Ertuğrul Özkök'ün bu konudaki düşüncelerini yazmak yerine telefonda kendilerine söylemesinin sosyolojik ve antropolojik açıdan daha etkili olmaz mıydı dersiniz ?

*Köşer: syndicated columnist/newspaper columnist

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Beşiktaş'ın son başkanları ve Beşiktaşlılık üzerine

BJK Başkanlığına tek aday olarak katılan Yıldırım Demirören 2491 oy ile dün tekrar başkan seçildi. 11,300 üyenin oy kullanma hakkına sahip olduğu seçime, üyelerin sadece yüzde 27'si ( 2924) geldi. Gelenlerin de yüzde 82'si sayın Demirören'e oy verdi. Yani 2491 Beşiktaşlı eski başkanı üç yıllığına yeni yaptı.
2004 seçimlerinde 3272 oy alan sayın Demirören'in oylarında yüzde 24'lük( 781 ) bir azalma olduğu görülüyor. Dün Beşiktaş, tarihinde ilk kez kulubü 100 milyon dolar üzerinde borçlandırarak ( 32 milyon doları kendisine) seçime giren ve seçilen bir başkanla üç yıl daha geçirecek. Beşiktaş semtindeki büyük rant (Fulya, Akaretler... gibi), sayın Seba'nın genç öğrencilerinin gruplaşmasına ve kulubü bugünkü haline getirmesine neden oldu. Bu rantta işini görenler sosyal yaralara fotoğrafsal bir bakış getirip magazin sayfalarından kurtulmaya çalışırken, şimdi ki başkanın da söz verdiklerini(!) yerine getirebilmek için projeleri bitene kadar başkanlıkta kalacağını söyleyebiliriz.
Sizin de Beşiktaş için verilmiş sözleriniz varsa gelecek seçimlerde aday olabilirsiniz...

Perşembe, Aralık 21, 2006

Okudukça aptallaşmak, yazdıkça akılanamamak...

"...Aptallaşıyoruz; okudukça, okudukça.Katılaşıyoruz*.."Uzun zamandır bozuk para yapamadığım bazı düşüncelerimi bu hafta Aksiyon Dergisi'nde yanyana gelmiş üç kelime olarak okuyunca birden heyecanlandım. İşte düşüncelerim üç kelime yani üç kuruş. Okudukça aptallaşıyoruz. Katılaşıyoruz.
Bu kelimeler bugünkü medya dünyamızı en iyi anlatan üç kelime. Okuyan, okudukça katılaşan ve ülke gündemini belirlemeye çalışırken fanatikleşen ve bundan da rating ve kazanç elde edenler. Fanatiklik bizim gibi yüzyıllar boyunca sürekli kendi kendini acımazca eleştirmiş, batıdan gelene hep hayranlık duymuş bir toplum için rating demek. Bu da bazı hamhalat* olmuş ama kendini bulunduğu toplumdan veya müşterisinden daha akıllı sanan insanlar için para, çok para demek. Onlar için her dönemde toplumsal bir bölünme mutlaka olmalı. Demokrasi adına çok seslilik adına hem de. Bölen onlar olmasa zaten birileri olacak. Bu birilerinin batıdan veya doğudan olmasındansa bizden birileri olması ve bu işin maddi kazancının da memlekette kalması adına daha iyi değil mi ! Onlar, bunun toplumun desteğini de alacağını söylüyorlar. Zaten beklenmedik ve çözümlenemeyecek kötü bir sonuç çıkarsa da bunun batı ve doğu bağlantılarını en esrarengiz şekilde senaryolaştırıp anlatmıyorlar mı ? Şu bizim medya varya, eğitim seviyesi orta seviyedeki gazete okurlarına Avrupa belki de Amerikalı meslektaşlarından çok daha iyi kamoyu ambalajı ve pazarlaması yapıyor. Her yazılarında ondan bundan, kitaplarının orasından burasından alıntılar yaparak okurlarını müthiş etkilediklerini düşünürler. İyi ki varsınız, siz olmasanız bunları nereden bilecektik misali okurdan takdir beklerler. On tane mail veya telefon gelse, herşeyi durdurup doğrucu davut kesilirler. Herşeyin en iyisini bilir, en doğrusunu bu ülke için söylerler. Ülkeyi götürmek istediğiniz yeri Mustafa Kemal Atatürk'ün muassır medeniyetler seviyesi olarak anlatırlar ama nedense yıllardır bir türlü Önderin vasiyetini yerine getiremeyiz.

Okudukça katılaşan ve fanatikleşerek, her şeyi hem de en iyisini bildiğini sanan bilgili ama manevi doygunluğa ulaşamamış sevgili medya yazarlarımız, okudukça, okudukça aptallaşıyorsunuz ama yazdıkça akıllanmıyorsunuz. Sizi okuyanları da aptal sanıyorsunuz ama okurlarınızı yıllardır hala tanımıyorsunuz. Oysa onlar sizi kendilerinden daha iyi tanıyorlar çünkü hergün sizleri okumak için zaman ve para harcıyorlar. Sizlerin daha başarılı olmanızı istiyorlar çünkü bir ülke ancak medyası kadar güçlüdür.


*Bu sözleri söyleyen İletişim Bilimleri'nde "Philosophy of Culture" dersimin hocası Ahmet İnam. Bana felsefeyi sevdiren, her hafta Ankara'dan Eskişehir'e yarım düzine öğrenci ve iki saatlik bir ders için gelen ve gülümsemesi hiç eksik olmayan Felsefeci Ahmet Hoca. Teşekkürler Hocam. Paramı bozduğunuz için. Düşüncelerimi daha anlaşılır ve kullanılabilir hale getirdiğiniz için.


Bilgi: Röportajındaki tam cümle şöyle; "... aptallaşıyoruz; okudukça okudukça...katılaşıyoruz. Fanatik insanlar haline geliyoruz. Bu da bilimi tanımamaktan kaynaklanıyor..."

Salı, Temmuz 11, 2006

Zizou'nun Kafası

İtalya, Dünya Kupası'nın dördüncü kez sahibi olurken, final maçına Zizou'nun Materazzi'ye attığı kafa damgasını vurdu.
Henüz konu ile ilgili Zidane'dan basına yansıyan bir açıklama yok. Ama kafayı yiyen Materazzi'den küfür ettiğini kabul eden bir açıklama geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ise Elysee Sarayı'nda kabul ettiği Fransız Milli Takımı'na oyuncularını ikinci olmaları nedeniyle kutluyor ve 2004 yılında "Sovalye" ünvanı verdiği Cezayir asıllı vatandaşı Zinedine(Zeyneddin) Yazid (Yezid) Zidane'a "yüreğin, bağlılığın sembolüsün. İşte bu yüzden seni çok seviyor ve sana büyük hayranlık duyuyoruz..." diyordu. Yani üzerine düşen görevi yapıyor vatandaşına ve milli takımının kaptanına sahip çıkıyordu. Zaten yapması gereken de bu değil miy di ?
Kendini neden kontrol edemediğini ve o kafayı neden attığını bilmiyoruz ama konu ile ilgili Fransa ve Türk basınında yer alan bugünkü bazı gazetelerin manşet ve haberleri paylaşmak istiyorum. Le Equipe "Sonsuza Kadar Pişmanlık", La Parisien "Mavi Melek Şeytana Dönüştü" Hürriyet, hem birinci sayfasında hem de spor sayfası'nda ana haber olarak yer verdiği olay ile ilgili; birinci sayfasında yedi sütuna manşet " Terörist mi dedi anasına mı sövdü " spor sayfasında ise dokuz sütuna manşet "İki Yüzlü Kral"manşetinin üst başlığında ise "Materazzi'ye kafa atan Zidane'ın kariyeri vukuatlarla dolu" yorumu ile duyuruyordu. Vatan "O kafa terörist lafına" Milliyet " Terörist dedi kafayı yedi "Sabah "Kötü örnek oldun"