Hürriyet Gazetesi'nden sevgili Doğan Satmış, 12 Aralık 2005 Pazartesi günkü "Okur Temsilcisine Mektuplar" köşesinde bir terörist başının savcıya söylediği iddia edilen "Biz ne bağımsızlık, ne federasyon istiyoruz. Üniter devletten yanayız" haberi ile ilgili okurların gönderdiği bazı mesajlara yer vermiş. Bildiğiniz gibi bu haber geçen hafta demeci veren kişinin fotoğrafı ile birlikte birinci sayfada dokuz sütuna manşet olmuştu. Satmış, haber ile ilgili toplam sekiz okur mesajına yer vermiş. Diğer taraftan Hürriyet’in manşetlerinin kararlaştırıldığı toplantıya katılanlara "Bu haber neden manşet oldu?" diye sormuş ve toplantıya katılan dokuz yazı işleri sorumlusu da bu soruya cevap vermiş.
Eski bir Hürriyet çalışanı olarak değil ama düzenli bir okuru olarak bu haber konusunda söyleyeceklerim var. Öncelikle Hürriyet böyle bir haberi hangi ilkesine göre verdiği mearak ediyorum. Çünkü yayın ilkeleri olarak açıklanan ve sonra da Hürriyet, hürriyettir diye yapılan ve otobüs duraklarına kadar kullanılan kampanya da hürriyet'in neler olduğu bir bir anlatılıyor. Ama yazı işleri sorumlularının açıklamaları biraz fazla kafa karıştırıyor. Oysa orada verilen tanımların hangisine göre bu haberi yaptıklarını okurlarına açıklasalardı daha inandırıcı olurlardı hem de iyi olurdu diye düşünüyorum.
Çünkü Ertuğrul Özkök'ün ifadesiyle Hürriyet, bir kitle gazetesi. Ama unutulmamalıdır ki öncelikle bir Türk gazetesi ve Türkçe yayınlanıyor. Bunları düşündükten sonra ve sayın Ertuğrul Özkök'ün değerlendirmelerindeki bazı ifadeleri tekrar okuduktan sonra bazı okurların değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Neden mi ?
" Hürriyet’in PKK ile ilgili haberler konusunda hiçbir kompleksi yoktur... ", "...Biz demeç almadık. Bunlar savcıya söylenmiş sözlerdi. Ve ilginç bir açılımı yansıtıyordu...","...Zaten böyle bir demeci manşete çekme cesaretini ancak Hürriyet gibi PKK’ya karşı canı pahasına mücadele etmiş bir gazete gösterebilirdi...", "... Bir cinayet şebekesinin ne düşündüğünü bilmeden onunla etkili mücadele de edemezsiniz..."
şimdi böyle açıklama yaptığımızda hergün sizi 35 yeni kuruş ödeyerek alan tüketiciniz şunları düşünmez mi. ? "Artık bir cinayet şebekesinin ne düşündüğünü gerçekten öğrenmiş olduk ? Sizce şimdi nasıl mücadele etmeliyiz ? Bu mücadele de amaç ne olmalı ? Sonucu nasıl biterse başarılı oluruz ? " Hergün köşesinde herkese sürekli milliyetçilik, laiklik ve cumhuriyetçilik dersleri veren Emin Çölaşan ne düşünür ? Peki diğer yazı işleri sorumlularının söylediklerine ne demeli ve nasıl yorumlamalıyız ?
"...Burada amaç, bir teröristin fikirlerini açıklamasına yardım etmek değil. Asıl amaç, Türkiye’de bugün yetkili ağızların çözüm için ileri sürdükleri fikirlere bir teröristin yaklaşması ve onun yandaşlarının bundan haberdar olmasıdır..." F.Ercan.
"...çünkü haberci açısından kaynağın itibarı ve mesajın önemi farklı meseledir. Diyelim ki Türkiye, komşu bir ülkeyle savaşın eşiğine geldi. Düşman diye bu ülkenin sözgelimi başbakanına sansür mü uygulanacak ?..." E.Berberoğlu
"...konuşmasını bir geri adım olarak gördüğümüz için, ayrıca şiddet ortamının tansiyonunu düşürebileceği düşüncesiyle manşet yaptık..." T.Türenç
"... Aklı başında herkes bu ülkenin düzlüğe çıkmasını istiyor. Hürriyet’in bunu manşetine taşıması, Türkiye’nin mutlu geleceği açısından son derece isabetlidir..." N.Özkan
"...Gazetecinin görevi, olup biteni yansıtmaktır..." "... bir haberin manşet olması, gazete yönetiminin oradaki görüşlere katıldığını göstermez..."M.Yılmaz
Görüşlere bakılırsa Hürriyet, ülkesinin bölünmez bütünlüğüne yardımcı olabilmek için ama tarafsız ve araştırmacı gazetecilik anlayışı ile böyle bir manşet yapmış.
Düşünsenize devletin bir savcısı ile bir teröristin cezaevinde yaptıkları görüşmenin gizli tutanaklarını ele geçirerek büyük bir gazetecilik olayına imza atmışsınız. Rakipleriniz ertesi gün birinci sayfada bu haberi gördüklerinde sizin önünüzde yine şapka çıkaracaklar ve Hürriyet, hürriyettir diyecekler. Ama siz habere öyle bir şekil veriyorsunuz ki bir terör örgütünün başı ile devletinizi aynı masada uzlaşmaya ve bu problemi çözmeye davet ediyorsunuz. Sonra da ülkeniz açısından ilginç bir açılımı yansıtan ! bir sözü kompleksiz ve canı pahasına mücadele etmiş bir gazete olarak manşete ancak ben taşıyabilirdim. Ben de böyle taşıdım. Öyleyse doğrusu budur diyeceksiniz. Eğer Hürriyet bir kitle gazetesi ise hergün 1,6 milyon kişi tarafından okunuyorsa kusura bakmayın ama bence de bu haber Hürriyet'e hiç yakışmadı diyorum. Çünkü Hürriyet, vatanın bölünmez bütünlüğü, bu haberi daha farklı yapabilmek, o fotoğrafı basmamak, o sözü manşete taşımamak, diyelim ki ile komşu ülke ile savaşın eşiğine gelmemek, gelince de bu komşu başbakanına ne uygulayacağını bilmektir diyorum.
Perşembe, Aralık 08, 2005
Cumartesi, Kasım 26, 2005
Türk Medyasının Günebakan**ları...
Ekrem Dumanlı'nın dünkü yazısını okurken aklıma ilk gelen "bir ülke aydınları kadar aydınlıktır" oldu. Çünkü benim de yirmi yıla yakın bir süredir içinde bulunduğum bu alt sektör, ülkemizin en çok aydının bulunduğu söylenen yerlerden de biri aynı zamanda.
Sayın Dumanlı, medyanın içinde bulunduğu vahim durumu ilk tesbit eden ve yazanlardan. Haklı olarakta basının aklını başına toplaması ve derede boğulmamız gerektiğini hatırlatıyor. Yaptığı çağrı inşallah karşılık bulur. Ancak büyük mecraların üst katlarında-yıllardır- oturan bu aydınlarımızın yine o ince hastalığa yani yönetme (goverment sendromu) hastalığına yakalandıklarını görüyorum.
Tahmin edeceğiniz gibi bu bir hastalık ve tipik bir aydın hastalığı. İki farklı türü var; Uzun süre muhalefette kalan aydınlarda rastlanılan türüne Tip 1, basında çalışan üst düzey yöneticilerde rastlanan türüne de Tip 2 diyebiliriz. Tip 2 tahmin edeceğiniz gibi diğerinden çok daha tehlikeli . Hastalığın kesin bir tedavi şekli de şimdiye kadar malesef bulunamadı.
Hastalık bulunduğu çevreye, ülkeye hatta ülkeler arasındaki ilişkilere bile zarar verebiliyor. Bu nedenle hastalığa ileri derecede yakalanan bazı aydınlarımıza zaman zaman istedikleri yerleri yönetme imkanları sağlanmışsa da söyledikleri ve yazdıkları gibi yönetemedikleri için tedaviye cevap alınamamıştır. Bu hastalık, yapılan araştırmalara göre en sık 45 yaş ve üzeri, eğitim düzeyi yüksek, erkek ve AB sosyo ekonomik sınıfına mensup profeyonel yöneticilerde görülmektedir.
"Kendini seven, biraz daha çok kazanabilmek için her imkanı değerlendiren, hürriyetçi, cumhuriyetçi ve milliyetçi, evrim geçirmiş sosyalist,dönmüş, AB'ye girmeyi ekonomik özgürlük ve insanca yaşam gören, laik ama ilahiyatı yetersiz, insana saygıyı öldüğünde ardından alkışlayarak gösteren, bütün ilişkilerin çıkara dayalı olduğunu savunan, ..." gibi özelliklere sahip bu aydınlarımız hastalık süresince sürekli komplo teorileri üretir ve bunları her fırsatta uygulamaya koymaya çalışırlar. Bunun içinde her türlü ortamı kullanırlar. İnsanların ne istediğini bilmeyen aptallar olduğunu sosyolojik olarak onlara anlatmaya kalkışacak kadar ileri giderler. Hayvanlarla çok iyi iletişim kurduklarını savunur, kendi cinsleri ile sürekli tartışırlar. Sürekli yazar ve konuşurlar. Okudukları kitapları, okunması gereken en önemli kitaplar olarak lanse etmekten kaçınmazlar. Yazılarında sevdikleri veya sevmedikleri kişi veya olayları sürekli referans olarak gösterdikleri görülür. Araştırmaya inanmazlar ve düşüncelerini desteklemedikçe de referans göstermezler. Konuları derinlemesine irdeleyemezler. Bu nedenle konular ve olaylar karşısında ön yargılı yani taraftırlar.
Kesinlikle yazdıkları veya konuştukları gibi yaşamazlar. Taraf oldukları içinde böyle bir dönemde onları tefekküre çağırmak, ne kadar doğru bir yolda ilerlediklerini teyit etme sonucu doğurabilir. Bunun sonucunda hastalıkta daha da tehlikeli bir döneme girilebilir.
Böyle dönemlerde hastaya bir şey anlatabilmek için kendi dili dışında İngilizce, Fransızca, Rusça, Arapça, Japonca hatta başka canlı türlerinin dilleri ile iletişim kurmak gerekebilir. Son çare olarak bazı hastaların böyle dönemlerde sadece patronları ile iletişim kurduğu unutulmamalıdır.
Peki, ülke insanı diğer bir deyimle medya tüketicisi, bu kadar aydının bulunduğu bir sektörde ve yaradanın bu güzel ülkesinde her sabah özellikle de bazı büyük gazetelerin gündemine bakarken bu sektörde çalışan insanların içi bu kadar daralmalı mı ? İçi daralan insan, zayıf insandır. Çünkü, darlık yoksulluktan gelir ve bu ülke insanı şu imparatorluk ile bu cumhuriyet arasındaki o yoksulluktan bugüne geldiği unutulmamalıdır. Yaşadığı sıkıntıların uzun sürmesi bir kaderse de bu kaderin süresini belirleyen de Türk medyasının aydınları olmuştur. Her sabah, kendi gündemlerini bu ülkenin gündemi olarak belirleyen o Türk medya aydınları bilgi vermek ve yönetmek arasında nasıl bir sorumlulukla bu gündemleri belirlerler hiç düşündünüz mü ? Peki araştırdınız mı ? Peki ama neden 5N + 1K ?
Çok söyleyenin şarkıcı değil sanatçı olduğu bir ülkede çok yazan ve okuyanın da kendini aydın görmesi normal karşılanmalı. Ama bu aydınların yazdıkları ile içi daralan insan sayısı her geçen gün artmamalı.
Gazete, her sabah saat yedi ile onbir arasında tüketilen bir FMCG ürünüdür. Bu nedenle medya patronlarının bazı medya aydınlarına yazı yazdırmaması yakın bir gelecekte şirketinin karlılığı ve tabiki de ülke sağlığı için çok faydalı olacaktır. Ama önce devletimizin bütün özelleştirmeleri yapması ve elinde satacak hiçbir şeyin kalmaması gerekiyor. Çünkü bu aydınların özelleştirme ve satışlarda bu hastalığa neden yakalandıkları artık biliniyor.
"Aydın" bu kelimeyi kendi kendinize söylediğinizde bile içiniz açılıyor ve hafifliyorsunuz değil mi ? "...Bu ülke aydınları haksızlıklara, yolsuzluklara, tekelciliğe asla izin vermezler. Çıkar gözetmezler. Kişi hak ve özgürlüklerini patronlarınkinden daha üstün görürler. Çünkü, en daim müşterileri sokaktaki insandır, patronları değil. " gibi sözler duymak isterdiniz değil mi ? Her ülke, vatandaşlarını büyük bir sorumluluk duygusu ile temsil eden ve bundan da büyük bir mutluluk duyan, keyif alan aydınları ile övünmek ister. Ne mutlu övünen ülkelere, inşallah biz de bir gün o duyguyu yaşarız.
Ama ülkemizde iki farklı medya aydını var malesef. Birincisi ülke insanına seslenen ve onların temsilcisi olanlar, ikincisi ise kendi cemiyetine ve hükümete seslenenler. Yine malesef ikincisi bizde daha fazla. Bu nedenle belki de bu ülke bu kadar aydınlık. Ne dersiniz ?
*Aydın: TDK güncel Tükçe Sözlük'e göre;
2 . Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver: "Akşam gazetesi, yurt aydınlarıyla konuşarak bizde niçin yazar yetişmediğinin sebeplerini araştırdı."- O. V. Kanık.
** Halk arasındaki "aydın"ın farklı bir anlamı : Günebakan, ayçiçeği
Sayın Dumanlı, medyanın içinde bulunduğu vahim durumu ilk tesbit eden ve yazanlardan. Haklı olarakta basının aklını başına toplaması ve derede boğulmamız gerektiğini hatırlatıyor. Yaptığı çağrı inşallah karşılık bulur. Ancak büyük mecraların üst katlarında-yıllardır- oturan bu aydınlarımızın yine o ince hastalığa yani yönetme (goverment sendromu) hastalığına yakalandıklarını görüyorum.
Tahmin edeceğiniz gibi bu bir hastalık ve tipik bir aydın hastalığı. İki farklı türü var; Uzun süre muhalefette kalan aydınlarda rastlanılan türüne Tip 1, basında çalışan üst düzey yöneticilerde rastlanan türüne de Tip 2 diyebiliriz. Tip 2 tahmin edeceğiniz gibi diğerinden çok daha tehlikeli . Hastalığın kesin bir tedavi şekli de şimdiye kadar malesef bulunamadı.
Hastalık bulunduğu çevreye, ülkeye hatta ülkeler arasındaki ilişkilere bile zarar verebiliyor. Bu nedenle hastalığa ileri derecede yakalanan bazı aydınlarımıza zaman zaman istedikleri yerleri yönetme imkanları sağlanmışsa da söyledikleri ve yazdıkları gibi yönetemedikleri için tedaviye cevap alınamamıştır. Bu hastalık, yapılan araştırmalara göre en sık 45 yaş ve üzeri, eğitim düzeyi yüksek, erkek ve AB sosyo ekonomik sınıfına mensup profeyonel yöneticilerde görülmektedir.
"Kendini seven, biraz daha çok kazanabilmek için her imkanı değerlendiren, hürriyetçi, cumhuriyetçi ve milliyetçi, evrim geçirmiş sosyalist,dönmüş, AB'ye girmeyi ekonomik özgürlük ve insanca yaşam gören, laik ama ilahiyatı yetersiz, insana saygıyı öldüğünde ardından alkışlayarak gösteren, bütün ilişkilerin çıkara dayalı olduğunu savunan, ..." gibi özelliklere sahip bu aydınlarımız hastalık süresince sürekli komplo teorileri üretir ve bunları her fırsatta uygulamaya koymaya çalışırlar. Bunun içinde her türlü ortamı kullanırlar. İnsanların ne istediğini bilmeyen aptallar olduğunu sosyolojik olarak onlara anlatmaya kalkışacak kadar ileri giderler. Hayvanlarla çok iyi iletişim kurduklarını savunur, kendi cinsleri ile sürekli tartışırlar. Sürekli yazar ve konuşurlar. Okudukları kitapları, okunması gereken en önemli kitaplar olarak lanse etmekten kaçınmazlar. Yazılarında sevdikleri veya sevmedikleri kişi veya olayları sürekli referans olarak gösterdikleri görülür. Araştırmaya inanmazlar ve düşüncelerini desteklemedikçe de referans göstermezler. Konuları derinlemesine irdeleyemezler. Bu nedenle konular ve olaylar karşısında ön yargılı yani taraftırlar.
Kesinlikle yazdıkları veya konuştukları gibi yaşamazlar. Taraf oldukları içinde böyle bir dönemde onları tefekküre çağırmak, ne kadar doğru bir yolda ilerlediklerini teyit etme sonucu doğurabilir. Bunun sonucunda hastalıkta daha da tehlikeli bir döneme girilebilir.
Böyle dönemlerde hastaya bir şey anlatabilmek için kendi dili dışında İngilizce, Fransızca, Rusça, Arapça, Japonca hatta başka canlı türlerinin dilleri ile iletişim kurmak gerekebilir. Son çare olarak bazı hastaların böyle dönemlerde sadece patronları ile iletişim kurduğu unutulmamalıdır.
Peki, ülke insanı diğer bir deyimle medya tüketicisi, bu kadar aydının bulunduğu bir sektörde ve yaradanın bu güzel ülkesinde her sabah özellikle de bazı büyük gazetelerin gündemine bakarken bu sektörde çalışan insanların içi bu kadar daralmalı mı ? İçi daralan insan, zayıf insandır. Çünkü, darlık yoksulluktan gelir ve bu ülke insanı şu imparatorluk ile bu cumhuriyet arasındaki o yoksulluktan bugüne geldiği unutulmamalıdır. Yaşadığı sıkıntıların uzun sürmesi bir kaderse de bu kaderin süresini belirleyen de Türk medyasının aydınları olmuştur. Her sabah, kendi gündemlerini bu ülkenin gündemi olarak belirleyen o Türk medya aydınları bilgi vermek ve yönetmek arasında nasıl bir sorumlulukla bu gündemleri belirlerler hiç düşündünüz mü ? Peki araştırdınız mı ? Peki ama neden 5N + 1K ?
Çok söyleyenin şarkıcı değil sanatçı olduğu bir ülkede çok yazan ve okuyanın da kendini aydın görmesi normal karşılanmalı. Ama bu aydınların yazdıkları ile içi daralan insan sayısı her geçen gün artmamalı.
Gazete, her sabah saat yedi ile onbir arasında tüketilen bir FMCG ürünüdür. Bu nedenle medya patronlarının bazı medya aydınlarına yazı yazdırmaması yakın bir gelecekte şirketinin karlılığı ve tabiki de ülke sağlığı için çok faydalı olacaktır. Ama önce devletimizin bütün özelleştirmeleri yapması ve elinde satacak hiçbir şeyin kalmaması gerekiyor. Çünkü bu aydınların özelleştirme ve satışlarda bu hastalığa neden yakalandıkları artık biliniyor.
"Aydın" bu kelimeyi kendi kendinize söylediğinizde bile içiniz açılıyor ve hafifliyorsunuz değil mi ? "...Bu ülke aydınları haksızlıklara, yolsuzluklara, tekelciliğe asla izin vermezler. Çıkar gözetmezler. Kişi hak ve özgürlüklerini patronlarınkinden daha üstün görürler. Çünkü, en daim müşterileri sokaktaki insandır, patronları değil. " gibi sözler duymak isterdiniz değil mi ? Her ülke, vatandaşlarını büyük bir sorumluluk duygusu ile temsil eden ve bundan da büyük bir mutluluk duyan, keyif alan aydınları ile övünmek ister. Ne mutlu övünen ülkelere, inşallah biz de bir gün o duyguyu yaşarız.
Ama ülkemizde iki farklı medya aydını var malesef. Birincisi ülke insanına seslenen ve onların temsilcisi olanlar, ikincisi ise kendi cemiyetine ve hükümete seslenenler. Yine malesef ikincisi bizde daha fazla. Bu nedenle belki de bu ülke bu kadar aydınlık. Ne dersiniz ?
*Aydın: TDK güncel Tükçe Sözlük'e göre;
2 . Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver: "Akşam gazetesi, yurt aydınlarıyla konuşarak bizde niçin yazar yetişmediğinin sebeplerini araştırdı."- O. V. Kanık.
** Halk arasındaki "aydın"ın farklı bir anlamı : Günebakan, ayçiçeği
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)